<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ülkücü &#124; Türk Milliyetçiliği Sözleri</title>
	<atom:link href="http://serdengecer.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://serdengecer.com</link>
	<description>Ülkücü &#124; Türk Milliyetçiliği Fikir Blogu</description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 May 2012 11:56:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Mefkûre, Buhrân, Sukut-ı Hayâl</title>
		<link>http://serdengecer.com/mefkure-buhran-sukut-i-hayal/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/mefkure-buhran-sukut-i-hayal/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 11:56:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[buhran]]></category>
		<category><![CDATA[mefkure]]></category>
		<category><![CDATA[sukut - ı hayal]]></category>
		<category><![CDATA[ziya gökalp]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1770</guid>
		<description><![CDATA[“Bir millet büyük bir felâkete uğradığı, korkunç bir tehlike karşısında bulunduğu zaman, fertlerindeki şahsiyetleri bel’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/05/t%C3%BCrkyorum-mafkure-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" />“<em>Bir millet büyük bir felâkete uğradığı, korkunç bir tehlike karşısında bulunduğu zaman, fertlerindeki şahsiyetleri bel’ eder. O zaman umûmun ruhunda yalnız millî bir şahsiyet yaşar, bütün kalplerde bu millî şahsiyeti idâme etmek tehâlükünden başka bir duygu kalmaz.</em>”</p>
<p>Gökalp mefkûreyi böyle tanımlar ve ekler: “<em>Buhrânlı zamanlar, mefkûrelerin hilkât günleridir.</em>”</p>
<p>Evet, mefkûre buhrânlı zamanların, büyük millî felâketlerin çocuğudur. Millî vicdandan beslenen mefkûre, fertleri maşerî vicdan içerisinde eriten kolektif bir ruh hâlidir. “<em>Milletin mâzisinden gelip onu istikbâle doğru iten fikrî bir hamledir</em>”.</p>
<p>Ya hazerde…? Ya hayatın kendi sularına çekildiği normal zamanlarda…?</p>
<p>Gökalp, “<em>felâket ve buhrân devri geçtikten sonra ruhlarda tulû etmiş olan mefkûre güneşi artık sönmez</em>” diyor.</p>
<p>Sönmez mi gerçekten?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her biri birbirinin ayni günlerin; kısa ve bereketsiz günlerin; bir nefeslik ve bir lâhzalık günlerin; hızlı ve telâşlı günlerin gelip çattığı, kendi ritmi ve kendi kaygıları içinde muttasıl akıp gittiği şol moderen çağda, “<em>hodgâmlardan cânsipâr mücahitler, korkaklardan tehlike-cû kahramanlar yapan; gabîlere zekâ, tembellere faâliyet, lâkaytlara gayretkeşlik veren</em>” mefkûre güneşi gerçekten sönmez mi?</p>
<p>Sönmese bile bir bulutun ardına gizlendiği hakikât lâkin bu, mefkûre güneşinin bir daha yüzünü göstermeyeceği anlamına gelmiyor…</p>
<p>Mefkûre bir seferberlik hâli…  Olağan üstü dönemlerin olağan üstü efâlini, destan çağının insanüstü fedakârlıklarını, kavga devrinin çelikleşmiş iradelerini olağan zamanların serin gölgelerinde görmeyi istemek… Galiba kırgınlığımız, kızgınlığımız, huzursuzluğumuz ve umutsuzluğumuz ve dâhi en büyük hatamız buradan neşet ediyor. Bu açıdan bakınca hepimiz bir parça mazuruz, hepimiz bir parça masumuz… Tutunabileceğimiz yegâne şey, ahir zamana mahsus bu bir parça mazuriyet sanırım…</p>
<p>Hayat sürekli teyakkuz hâlinde yaşanmıyor, yaşanamıyor…  Kendi seyrinde yürümeye, koşmaya başlayınca insanî zaafların rengine bürünüyor. İşte tam da bu noktada madenî para rejimlerinin meşhur kanunu devreye girerek içimizdeki kötünün, içimizdeki iyiyi kovduğu o bildik süreci açıyor. Buhrân ortadan kalkınca, mefkûre maşerî vicdanın derin dehlizlerine çekilerek ruh dünyamızı ferdî iştihâlarımızın tahakkümüne bırakıyor. Buhrân avdet edene kadar.</p>
<p><em>Not: Tırnak içindeki bütün ifadeler merhûm Ziya Gökalp’e aittir.</em></p>
<p>Mehmet Kaan ÇALEN</p>
<p>turkyorum.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/mefkure-buhran-sukut-i-hayal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Namlunun Ardındaki Adam; “Yakup Cemil” – I</title>
		<link>http://serdengecer.com/namlunun-ardindaki-adam-yakup-cemil-i/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/namlunun-ardindaki-adam-yakup-cemil-i/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 20:54:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[bâb-ı ali baskını]]></category>
		<category><![CDATA[ittihat ve terakki cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[teşkilat-ı mahsusa]]></category>
		<category><![CDATA[trablusgarpın işgali]]></category>
		<category><![CDATA[yakup cemil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1768</guid>
		<description><![CDATA[-Diyar-ı Çepni’nin yiğit evladı, Atilla Aydın Bey kardeşime ithaf olunur…- &#160; Kimisi adını anınca karşılıksız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/05/t%C3%BCrkyorum-yakup-cemil-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" /></p>
<p align="right"><em>-Diyar-ı Çepni’nin yiğit evladı,</em></p>
<p align="right"><em>Atilla Aydın Bey kardeşime ithaf olunur…-</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kimisi adını anınca karşılıksız bir vatanseverliği anımsadı…</p>
<p>Kimisi de derin güçlerin kontrolünde hareket eden bir zorbayı…</p>
<p>Bir vatansever miydi?</p>
<p>Yoksa bir zorba mı?</p>
<p>Çok sevdiği Enver’e sadık bir fedai mi?</p>
<p>Yoksa isyankâr bir şaki mi?</p>
<p>Hayal miydi?</p>
<p>Yoksa gerçek mi?</p>
<p>Peki, Kâğıthane sırtlarında vatana ihanet suçundan tam on dört kurşunla öldürülen bu adam kimdi, neydi, neciydi?</p>
<p>Kurtlar Vadisi adlı dizide Kuşbaşı Eşref Bey’in torunu, istihbaratçı Aslan Bey’i canlandıran Selçuk Yöntem, Ömer Baba rolünde ki Emin Olcay’a Teşkilatın bu önemli ismini anlatırken söze şöyle başlıyordu;</p>
<p>‘’…Teşkilat-ı Mahsusa da bir adam vardı… Yiğit bir kahraman, büyük bir vatanseverdi…’’</p>
<p>Adı; Yakup Cemil’di…</p>
<p>İşte o adamın; Enver’in fedaisi; Yakup Cemil’in öyküsü…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hain Avcısı</strong></p>
<p>Yakup Cemil,1883 tarihinde İstanbul Yenibahçe de doğdu…</p>
<p>Kimi kaynaklar babası Ahmet Bey’i tütün ticareti ile uğraşan bir kaçakçı olarak gösterse de daha sonraki yıllarda teşkilatın başına geçecek olan Hüsamettin Ertürk Bey,Samih Nafiz Tansu tarafından 1957 yılında derlenen anılarında Yakup Cemil’in babasının mütevazı bir devlet memuru olduğunu net şekilde ifade eder.</p>
<p>Kendisinin piyade teğmen rütbesi ile Harbiye’den mezun olduğu tarih 1903’tür…</p>
<p>O döneme damgasını vuran diğer ateşli Osmanlı subayları gibi Yakup’un da askerliğe merakı çocukluk yıllarına dayanmaktadır. Bu merak O’nu kısa süre de Rumeli dağlarında eşkıya takibi güden fırtına gibi bir asker yaptı…</p>
<p>Girdiği çete muharebelerinin hiçbirinden geri çekilmeyen, son hasmını yere sermeden erata ricat emri vermeyen, pireyi gözünden, karıncayı dizinden vuran bu ateşten ruhlu adamın ismi kısa sürede Bulgar ve Rum çetecilerin diline pelesenk oldu. Giritli Kaptan Skalidis&#8217;in, Bulgar Petso&#8217;nun, Rum Pirle-pe&#8217;nin, Arnavut Istaryalı Kâmil Bey&#8217;in ve &#8220;Vardar Güneşi&#8221; denilen Apostol&#8217;un çetesini yok eden ekibin en tanınmış siması O idi…</p>
<p>* * *</p>
<p>Bir süre sonra O da devrin siyasi modasına uyup, diğer genç zabitler gibi II. Abdülhamit’in ‘’müstebit ve baskıcı’’ olarak ifade ettikleri idaresine son vermek için gözleri bağlı olarak silah üstüne yemin ederek İttihat ve Terakki cemiyetine dâhil oldu…</p>
<p>Sonunda hedeflenen gerçekleşip Abdülhamit’in saltanatı yıkılınca Yakup Cemil, İttihat ve Terakki Cemiyetinin vilayet sorumlularından biri olarak Adana’ya gönderildi…</p>
<p><strong>Trablusgarp Macerası</strong></p>
<p>Ancak O’nun haşin ve düz karakteri particiliğin kaypak ve oynak zemini ile asla bağdaşmadı. Tam bu sırada acı bir tesadüf ile imdadına İtalyanların Trablusgarp’ı işgali yetişti. Tasını, tarağını toplayan Yakup Cemil, Fedai Zabıtan adlı gizli yapılanmaya katılarak Mustafa Kemal’le birlikte Trablusgarp’a geçti.</p>
<p>İtalyanlarla yapılan gerilla savaşına katılan Yakup Cemil buradaki mücadele tarzına Balkanlardan antrenmanlıydı. Kısa sürede askeri organizasyonlara uyum sağlasa da Osmanlı subayları arasındaki zenci mülazım Şükrü Efendi bir türlü içine sinmiyordu. Bir zaman sonra Şükrü Efendi’nin bir İtalyan ajanı olabileceği vehmi Yakup Cemil’i gece uyuyamaz bir hale getirdi. Bir akşam kimseye bir şey demeden yatağından doğruldu, mermilerini ve silahını kontrol ettikten sonra Şükrü Efendi’nin çadırına girdi, usulca ona dokunarak kaldırdı, silahının namlusunu Şükrü Bey’in alnına dayadı, sonra bir el silah sesi duyuldu. Gecenin sessizliğinin bozulduğu yöne doğru koşan Osmanlı subayları kanlar içinde can çekişen Şükrü Efendi’yi son nefesini verirken buldular…</p>
<p>Bu skandal karargâhı bir anda karıştırdı…</p>
<p>Resmi savunmasında ‘’Onu nöbette uyurken yakalım, ondan öldürdüm’’diyen Yakup Cemil, yakın dostlarına ise’’…bir zenciden emir almak gücüme gidiyordu…’’dedi. Trablusgarp’ta Yakup Cemil’in en önemli şansı Balkanlardaki çete takiplerinden tanıdığı ve herkesten çok sevdiği Enver’di. Bu genç erkân-ı harp binbaşısı da bu meşum olaydan oldukça rahatsız oldu. Fakat orada bulunan tüm subaylar içinde Yakup Cemil’i en yakından tanıyan kendisi idi. Olayı fazla irdeletmedi. İlk fırsatta Yakup Cemil’i de oradan uzaklaştırdı.</p>
<p>Yakup Cemil zorlu çöl yolculuğundan sonra İstanbul’a geldiğinde Balkan Savaşlarının ikinci perdesi başlıyordu. Zaten başkentin tehlikede olduğunu duyan Trablusgarp’taki Osmanlı subayları da hızla İstanbul’a dönmüştü.</p>
<p><strong>Bâb-ı Ali Baskını</strong></p>
<p>Balkan Savaşlarında yaşanan hezimet tüm gözleri Nazım Paşa’ya çevirtmişti…</p>
<p>23 Ocak 1913 günü Enver Paşa, Yakub Cemil&#8217;in başını çektiği bir grup fedai ile cemiyetin Nuruosmaniye&#8217;deki merkezinden ata binerek Babıâli’ye yöneldi. Bu arada Talat Paşa da bir grup ittihatçıyla başka yoldan Babıâli’ye gitti. Ayrıca cemiyet tarafından Bâb-ı Âli binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirildi. Yol boyunca toplanan halk ellerinde bayraklarla tekbir getirerek Babıâli’ye vardığında, kabinenin toplantı halinde olduğunu bilen  Enver Paşa ve yanındakiler Babıâli kapısının önüne geldiler…</p>
<p>Kapının önünde direnmek isteyen Sadaret yaveri Ohrili Nafiz Bey tek kurşunla oracıkta öldürüldü. Bu esnada araya fırlayan Harbiye nazırının yaveri Kıbrıslızade Tevfik&#8217;in tabancasından çıkan kurşunla ittihatçılardan Mustafa Necip öldü. Arkadaşının kanlar içinde düştüğünü gören fedailerden birinin tabancasından çıkan kurşunla Kıbrıslızade Tevfik’te yere yığıldı. Kısa süren arbede esnasında vurularak düşenlerden biride polis komiseri Celal Bey’di.Bab-ı ali kapısı önünde adeta cinnet yaşanıyordu…</p>
<p>Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa gürültü üzerine kabine toplantısından balkona çıkıp baskıncılara doğru bağırmaya başladı; ‘’…Ne oluyor, siz kendinizi ne zannediyorsunuz?…’’</p>
<p>Bu esnada fedailerin önünde ilerleyen uzun boylu ve yapılı biri öne çıktı. Kemerinde ay-yıldız toka, kırmızı fesinde de yaldız rengi iplerle işlenmiş bir hilal vardı. Dizlerinin altına sarkan gri paltosunu sağ kolu ile savurarak iri parmakları ile Nagand marka tabancasını kavradı, yüzünde hiçbir heyecan emaresi yoktu, yukarıya doğru kıvırdığı bıyıkları bile oynamıyordu. Sadece hafif çekik olan gözlerini birazcık kıstı, gayet soğukkanlı biçimde silahını Müşir’e doğrultarak, tek kurşunla Nazım Paşa’yı alnından vurdu…</p>
<p>Oradaki herkes şok olmuştu…</p>
<p>Ayakları yerden kesilen Nazım Paşa, kapının önündeki krem rengi halının üstüne doğru düştü, alnından sızan kanlar,  parkasına doğru sızıyordu…</p>
<p>Elbette bir baskın yapılıyordu ama Osmanlı Devleti’nin görevdeki savaş bakanını öldürmek kimsenin planı dâhilinde değildi. Önce Enver’in yeri göğü inleten bağırışı duyuldu; ’’…Ne yaptın Yakup Cemil! Sana vur diyen mi oldu?</p>
<p>Bir kaplanın avını yakaladıktan sonra gözlerinde oluşan parlaklığa kavuşan Yakup Cemil, yine soğukkanlıydı, bu bağırmaları umursamadan cevap verdi; &#8220;Bu tiplere laf anlatamazsın Enver! Bunları böyle vuracaksın!’’</p>
<p>Sonrada silahında kalan mermileri yerde yatmakta olan Müşirin cansız bedenine boşalttı…</p>
<p>* * *</p>
<p>Yaşananlar sonrası sağa sola kaçışan kabine üyelerinin dağılmasını fırsat bilen Enver, bir hışımla Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa&#8217;nın makamına girdi. Tabancasını çıkartıp, Paşa’nın kafasına dayayıp, sert bir ifadeyle milletin kendisini istemediğini ve istifa etmesi gerektiğini bildirdi. Elleri titreyen Kamil Paşa asker tarafından gelen teklif üzerine istifaya mecbur kaldığını padişaha hitaben yazdı. Bu duruma sinirlenen Enver, bu cümleye ahali sözcüğünü de ilave ettirdi. Böylece istifa gerekçesi ahali ve asker tarafından gelen teklife dönüştü. Bu sırada İttihatçıların ünlü hatiplerinden Ömer Naci ve Ömer Seyfettin Babıâli önünde toplanan kalabalığı coşturuyor, &#8220;Yaşasın Millet! Yaşasın İttihat ve Terakki!&#8221; diye bağırtıyordu…</p>
<p>Kısa sürede başkent İstanbul, İttihatçıların denetimine geçti. Padişah V. Mehmet (Reşad) İttihatçıların isteği üzerine Mahmut Şevket Paşa&#8217;yı kabineyi kurmakla görevlendirdi. Böylece iktidar tekrar İttihatçılara geçti. Aynı gece Cemal Paşa İstanbul muhafızlığını, Azmi Bey polis müdürlüğünü ve Halil Kut merkez kumandanlığını ele geçirdiler. Talat Paşa dâhiliye nazırı vekili unvanını kullanarak vilayetlere çektiği telgrafta Kamil Paşa hükümetinin, Edirne vilayetini tamamen ve Ege adalarını kısmen düşmana bıraktığını ve bu kararını sorumsuz bir meclise tasdik ettirdiğini kaydediyor ve bu nedenle milli galeyan sonucu devrildiğini bildiriyordu…</p>
<p>Yaşanan son olaylar İttihat ve Terakki’yi ülkenin başına taşımıştı taşımasına ama şimdi de cemiyetin ileri gelenlerini kara-kara düşündüren bir sorun peyda olmuştu. Bu sorun sorumsuz hareketleri ile tüm otoriteye başkaldıran, dizgine, ipe gelmeyen, Yakup Cemil’di! Cemiyetin ileri gelenlerine göre bazen en yakın olduğu isim Enver’i bile dinlemeyen bu adam ilk fırsatta merkezden uzaklaştırılmalıydı…</p>
<p><strong>‘’Benim Adım Yakup Cemil!’’</strong></p>
<p>Beklenen fırsat Birinci Dünya Savaşı ile geldi…</p>
<p>Komiteciliği ve gözü karalığı ile nam salan Yakup Cemil, Enver Paşa tarafından Teşkilat-ı Mahsusa’ya sokularak Kafkas Cephesi için görevlendirilip İstanbul’dan uzaklaştırıldı…</p>
<p>Şimdi sıra Yakup Cemil’in kadrosunu kurmaya gelmişti…</p>
<p>Merkez tarafından yanına atanan yardımcıları çetin adamlardı; Lazistan Milletvekili Sudi Bey, Şakir Bey (Esbak İktisat Vekili), Binbaşı Asım, Memduh Şevket (CHP Genel sekreteri), Cemal Ferid (Milletvekili), Yüzbaşı Halit Bey (Deli Halit Paşa), Yüzbaşı Ethem Basri Bey (İttihat ve Terakki katib-i mes’ullerinden) ve Abdülhamit Beyler…</p>
<p>Asker olarak ise Yakup Cemil kendi adamlarını kendisi seçecekti…</p>
<p>Bu konudaki yöntemi yıllarca tartışıldı…</p>
<p>Yakup Cemil son adamlarını, ünü bütün imparatorluğa yayılmış ve günümüze kadar da gelmiş olan Sinop Zindanlarından devşirdi. Hepsi birbirinden belalı, hepsi birbirinden tehlikeli tam iki bin adam topladı…</p>
<p>Hapishane meydanına koyduğu iskemleye oturan Yakup Cemil, gür sesi ile haykırdı; “ Berberler bir adım öne çıksın” …</p>
<p>Sonrasında berberlik zanaatına sahip olanlar bir adım ilerledi…</p>
<p>Ve komutlar komutları izledi: “ 1 leşi, 2 leşi, 3 leşi, 4 leşi, 14 leşi olan berberler bir adım öne çıksın…”</p>
<p>Sonunda tam Yakup Cemil’in önünde bir kişi kaldı!</p>
<p>Hem berber olan hem de 14 leşi bulunan bir kişi…</p>
<p>Yakup Cemil 14 leşli berberi şöyle tepeden tırnağa süzdü ve sonra “ getir takımlarını bu iskemlede beni tıraş et, seni özel berberim tayin ettim” dedi…</p>
<p>14 leşi olan berber, fırçasına sabunu sürüp, Yakup Cemil’i tıraş etmeye hazırlanırken O da cebinden çıkardığı tabakasından bir dal tütün aldı, seri davranan berber Yakup Cemil’in sigarasını yaktı, berber tıraşa başladığında O da olanları şaşkın -şaşkın seyreden gözü kara iki bin yeni adamına doğru konuşmaya başladı;</p>
<p>-       Her biriniz artık benim askerimsiniz! Vatana olan borcunuzu ödeme vakti gelmiştir. Emrime itaat etmeyeni veya eksik yerine getireni yaşatmam! Şunu unutmayın düşmandan kaçabilirsiniz ama benden asla! Benim adım Yakup Cemil, hainin, kaçağın, vatan düşmanının benden yana nasibi sadece ölümdür!</p>
<p>* * *</p>
<p>İşte Kafkas’a sürülen bu çete, Ardahan ve Batum’u Rus ve Ermeni kuvvetlerinden geri aldı. Ancak kesin yapılan hücumlar sonrasında zamanla müfreze erimeye başladı. Erzurum’a dönen Yakup Cemil, ordu komutanı olarak karşısına çıkan Halepli Miralay Mahmut Kamil Bey’den takviye güç istedi. Yakup Cemil’in tabiatını çok iyi bilen miralay, bu isteği kibarca geçiştirdi, Ermenilere verilen baskınlarda birçok zafer kazanan Yakup Cemil, kaybettiği anlarda adeta çılgına dönüyordu. Emrini yerine getiremeyen veya mağlubiyete sebep olduğunu düşündüğü herkesi sorgusuz sualsiz ya kurşuna diziyor ya da astırıyordu. Bu durum zamanla katlanılmaz bir hal aldığından ordu komutanı Halepli Miralay Mahmut Kamil Bey, tarafından Bitlis’teki alaya gönderildi…</p>
<p>Buradaki alay kumandanı Afyonkarahisarlı Ali Bey’di. Yakup Cemil’in Erzurum’dan neden gönderildiğini iyi bilen Ali Bey, ordu disiplinine çok önem veren, şahısları asla kurumun önüne geçirmeyen mert bir askerdi. Bir Yakup Cemil klasiği olmuş birkaç olaydan sonra bu başına buyruk adamı karşısına alan Ali Bey’in tavrı sert oldu;</p>
<p>‘’… Bana bak Yakup Cemil Efendi! Beni kimseyle karıştırma. İkide bir tabancaya sarılıp, darağacına erat göndermekle bu işler olmaz! Burası bir ordu kuruluşu ise sende buranın kurallarına uyacaksın! Uymazsam ne olur diyebilirsin. Sakın deneme! Seni bitiririm! İflahını keser mahvederim! Gözünü aç, kurallara uy, edebinle otur!’’</p>
<p>Gerektiğinde Enver’e karşı bile dikine giden Yakup Cemil her nedense Ali Bey’e karşı sükût etti. Hüsamettin Ertürk Bey’in tahminine göre de hayatında suskun kaldığı tek hadise buydu. Böyle bir karakter korktu mu yoksa ileriye yönelik bir şey mi düşündü tarihle O’nun arasında sır olarak kaldı ama Yakup Cemil’in komitacılığını ve bunu asla yanına koymayacağını çok iyi bilen Ali Bey ilk fırsatta Onu Bağdat’ta bulunan Altıncı Ordunun merkezine uydurulmuş bir vazife ile göndermekten geri kalmadı. Bu tarihte 6.Ordunun başında Enver Paşa’nın amcası olan Halil Paşa bulunuyordu.Aradan geçen birkaç gün içinde Yakup Cemil’den kurtulmanın yollarını arayan Halil Paşa bir gün kendisini çağırıp,İstanbul’dan telgraf aldığını ve Yakup Cemil’in acilen İstanbul’a dönmesi gerektiğini belirtti…</p>
<p><em><strong>Devam edecek…</strong></em></p>
<p>Ozan BODUR</p>
<p>turkyorum.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/namlunun-ardindaki-adam-yakup-cemil-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DİL-TARİH DESTANI</title>
		<link>http://serdengecer.com/dil-tarih-destani/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/dil-tarih-destani/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 20:03:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[destan]]></category>
		<category><![CDATA[dil tarih destanı]]></category>
		<category><![CDATA[dtcf ülkücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[dtcf'de kavga]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1766</guid>
		<description><![CDATA[-Dil-Tarih’in Yiğit Ülkücülerine ithaf olunur.- “Birkaç yüz köpeğin dışarıdan geldiği Kurt yuvasına girip, “Gayrı bura benim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.dtcfulkuculeri.com/FileUpload/ks200161/File/dtcf-1.jpg" alt="" width="160" height="164" />-Dil-Tarih’in Yiğit Ülkücülerine ithaf olunur.-</p>
<p>“Birkaç yüz köpeğin dışarıdan geldiği Kurt yuvasına girip, “Gayrı bura benim !” diye haber saldığı Bunu duyan 8 Bozkurt’un mertçe kavgaya daldığı Ve itlerin elinden emaneti geri aldığıdır…”</p>
<p>Destanın Oğuz’ uyum,<br />
Tarifim sarih olsun.<br />
Sekiz’ in Dokuz’ uyum,<br />
Ünüm Dil-Tarih olsun!…</p>
<p>Sanmışlar çoksa sayı<br />
Bırakırız burayı<br />
Ummuş birkaç yüz ayı<br />
“İnim Dil-Tarih olsun.”</p>
<p>Hasmı verirken zarar<br />
Bozkurt nasıl sulh arar<br />
Hem damarda ne yarar<br />
Kanım Dil-Tarih olsun</p>
<p>İlk, bir yiğit fırladı<br />
Adı şüheda adı;<br />
-“Dolduysa can miadı<br />
Sînim Dil-Tarih olsun.”</p>
<p>“Ecele var mı tehir?<br />
Kürşad ol da cenge gir<br />
Bir yan Çin Sarayı, bir<br />
Yanım Dil-Tarih olsun.”</p>
<p>Kulak verdim çağrına<br />
Saplanıp it bağrına<br />
İnen sancak uğruna<br />
Sonum Dil-Tarih olsun</p>
<p>Atlayıp ön kapıdan<br />
Girdik eski yapıdan<br />
Gayrı vekîl YARADAN<br />
Yönüm Dil-Tarih olsun</p>
<p>Başladı bir sağanak<br />
Ve yok iken sığınak<br />
Hıfz eyledi bizi HAK<br />
DİNİM, Dil-Tarih olsun</p>
<p>Gardaş, çemberi yar da<br />
Yurt bırakma ağyarda<br />
İstemem başka yâr da<br />
Benim Dil-Tarih olsun</p>
<p>Köpekler çevrilende<br />
Devrimler devrilende<br />
Kılıcım savrulanda<br />
Kınım Dil-Tarih olsun</p>
<p>Barikat yıkılınca<br />
Kantine çıkılınca<br />
Tekbirler çekilince<br />
Şanım Dil-Tarih olsun</p>
<p>Astıysak da sancağı<br />
Kopmadı it bacağı<br />
Baki bu öç sıcağı<br />
Kinim Dil-Tarih olsun…</p>
<p>Hainin eğildiği<br />
Erlerin dikildiğ<br />
Yarınların bildiği<br />
Dünüm Dil-Tarih olsun</p>
<p>Türklüğün Oğuz’ uyum,<br />
Yunus’ u, Yavuz’ uyum<br />
Kılıcı, kopuzuyum<br />
Sekiz ’in Dokuz ’uyum,<br />
Ünüm Dil-Tarih olsun!<br />
Ünüm Dil-Tarih olsun!</p>
<p>Mustafa Burak DOĞU<br />
16 MAYIS 2012</p>
<p>haberiniz.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/dil-tarih-destani/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GONGO’lar ne işe yarar?</title>
		<link>http://serdengecer.com/gongolar-ne-ise-yarar/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/gongolar-ne-ise-yarar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 10:44:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Yorum]]></category>
		<category><![CDATA[arap baharı]]></category>
		<category><![CDATA[ideolojisiz anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[NED]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum kuruluşları]]></category>
		<category><![CDATA[stratfor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1758</guid>
		<description><![CDATA[“ Sizin fikriniz rakibinizinkinden güçlü ise bu avantajdır. Fakat bundan da iyisi var: Rakibinize kendi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://haberiniz.com.tr/yazir54165b270.jpg" alt="" width="270" height="165" />“ Sizin fikriniz rakibinizinkinden güçlü ise bu avantajdır. Fakat bundan da iyisi var: Rakibinize kendi fikrinizi kabul ettirebilirsiniz! Soğuk Savaş devrinde bu iş, rakip saftaki ülkenin içinde taraftar yaratmak, sonra onları kullanarak o ülkenin başına “bir dost hükümet” geçirmekle oluyordu. „</p>
<p>Stratfor’un 24 Nisan 2012 Rusya raporu şöyle diyor: “Ukrayna’daki Turuncu Devrim Putin’i ikna etti. Yeltsin gibiler yönetmeye devam ederse ABD Rusya’yı bitirecekti. Ukrayna Rusya’nın millî güvenliği için hem ekonomi hem de coğrafya açısından vazgeçilmezdir. Putin bu ‘devrim’de, Washington’un, CIA’nın fonladığı Sivil Toplum Örgütleri’ni kullanarak rejim değiştirme, NATO’ya girmeyi arzu eden Batı taraftarı bir hükümet yaratma,<br />
Rusya’yı kalıcı şekilde zayıflatma gayretlerini görüyordu. Turuncu Devrim başarıya ulaşır ulaşmaz Putin kaybedilenleri geri almak için harekete geçti.”</p>
<p>“Arap Baharı” aslında Ukrayna ve Gürcistan’da başladı. O tarihte ne Arap’tı ne de bahar.</p>
<p>Tarih boyunca siyaset, maddî unsurlar kadar fikirlere ve duygulara da dayanmıştır. Maddî unsurlar ekonomi, coğrafya ve askerî güçtür. Fakat kimlikleri belirleyen, idealleri ateşleyen, insanları bir araya getirip harekete geçiren fikirler yoksa maddî unsurlar cansızdır. Rus siyasetine Vatikan’ın tesiri tartışılırken Stalin’in, “Papa’nın kaç tankı var?” dediği meşhurdur. Fakat Sovyetler Birliği’ni Avrupa’da çökerten unsurlardan biri de Papa’nın olmayan tanklarıydı. Leh Valesa, ülkesinde Komünist diktaya ilk darbeyi vuran belgeyi imzalarken kaleminin arka ucundaki kocaman Polonyalı Papa John Paul bebeğini yaşınız müsaitse hatırlarsınız. Aynı günlerde Sovyetler’e coğrafyasının öbür ucunda kan kaybettiren ve sonunda Asya’daki ilk yenilgiyi aldıran da bir başka din, Afganistan’daki Müslüman mücahitlerdi.</p>
<p>Budizm Çin’e nasıl girdi?<br />
Daha gerilere gidelim. Çin bin yıl Budizm’in Konfüçyüs devletine sızmasına karşı mücadele etmiştir. Budizm’in Çin’deki silahı Avrupa’dan asırlar önce kullanılmaya başlanan matbaa idi. Bu mücadelede Budizm mağlup oldu. Konfüçyüs’ü ancak yirminci asırda Komünizm yenebildi. Avrupa matbaayı yeniden keşfettiğinde de bu keşif, bir başka din-siyaset-fikir hareketine, Protestanlığa silâh oldu.</p>
<p>Denilir ki, merkezdeki Sünnî devlet Şia’nın ateşli propagandası karşısında zaafa düşünce aynı ateş ve güçte karşılık verilebilsin diye Orta Asya’dan gelen Türk dervişleri sahaya sürmüştür.</p>
<p>Yavuz’un bir an önce savaşa tutuşup işi bitirme arzusunun temelinde Şah İsmail’in fikirlerinin Anadolu’da yankı bulması yatar. Hatayi mahlaslı Şah İsmail o kadar etkilidir ki, onu Çaldıran’da yenen yeniçeri arkasından “Biz sana ne yaptık Şahım” diye dövünen şiirler yazmıştır.</p>
<p>Eski bir bilim-kurgu hikâyesi hatırlıyorum. Farklı bir on dokuzuncu asırda geçiyor. Hıristiyanlık hiç doğmamış. Roma hiç yıkılmamış ve hâlâ İngiltere’ye hâkim. Roma Genel Valisi’nin taç giydirdiği genç Kraliçe Viktorya, Apollon Mabedi’nde düşünmektedir: “Bizim Roma ilahlarından güçlü ilahlarımız olsaydı, belki Roma’yı kovardık. Adamızın güçlü bir donanması olur, dünyaya Roma değil de biz hâkim olurduk&#8230;” Gerçek dünyada güçlü ilahları oldu. Adını liberalizm koydular ve imparatorlukları üzerinde güneş batmadı. Robert Cooper gibi bazı Batılı stratejistler o çağa “birinci liberal emperyalizm” diyor.</p>
<p>Mustafa Kemal’e mal edilen, “harp meydanlarında ordular kadar milletlerin felsefeleri de çarpışır” sözünü hatırlıyorum&#8230;</p>
<p>Mustafa Kemal ile yirminci asra geldikse Batı’da klasik diye üniversite müfredatlarında yer alan, bizimse -Lawrence düşmanımızdır diye herhalde- pek haberdar olmadığımız “Hikmetin Yedi Sütunu”nu da hatırlamak zorundayız: “Hedefimiz Türk Ordusu değil, Türklerin gönülleri ve zihinleridir.”</p>
<p>Harp siyasetinin vasıtaları<br />
Teknoloji ve harp sanatı geliştikçe harpler daha yıkıcı, daha felaketli hale geldi. Çekirdek silahları son noktayı koydu. Aklı başında insanlar için dünya harbi ölçeğinde bir savaş artık düşünülemezdi.</p>
<p>O halde?</p>
<p>“Harp siyasetin başka vasıtalarla devamıdır”, modern stratejinin babası Clausewitz’in en sık tekrarlanan sözüdür. Bunu tersine çevirip siyasetin de harbin başka vasıtalarla devamı olduğunu söyleyebiliriz. Nedir o “başka vasıtalar”? Fikirler, fikir sistemleri, ideolojiler&#8230; (İdeolojisiz anayasa siparişi, bu yüzden biraz da “siz silahınızı bırakın!” talimatıdır aslında.) Silahlarla değil fikirlerle ve -bütün bütün de ihmal etmeyelim- ekonomiyle dövüşülen bu yeni harbe, soğuk savaş” dedik.</p>
<p>Bu çözüm Clausewitz’den iki bin beş yüz yıl önce yaşamış bir başka strateji babasını, Sun Tzu’yu da mutlu edecektir. Çünkü Tzu’ya göre usta general, savaş başlamadan önce muharebeyi kazanan generaldir. Harbetmeden kazanan&#8230; Clausewitz ile Tzu’nun ışıklarını yan yana koyunca zamanımızın siyaseti bir hayli aydınlanıyor.</p>
<p>Sizin fikriniz rakibinizinkinden güçlü ise bu avantajdır. Fakat bundan da iyisi var: Rakibinize kendi fikrinizi kabul ettirebilirsiniz! Soğuk Savaş devrinde bu iş, rakip saftaki ülkenin içinde taraftar yaratmak, sonra onları kullanarak o ülkenin başına “bir dost hükümet” geçirmekle oluyordu. Doğu Avrupa’nın demir perde hâkimiyetine geçişi hep bu “dost hükümet”ler eliyle yapıldı. Afganistan’ın Sovyet işgali de bir dost hükümet ile başladı. Yaşı kemale erenler “Babrak Karmal”ı hatırlayacaklardır. Yahut Macaristan’ın “Yanoş Kadar”ını. Türkiye’de 1970’lerdeki mücadelede solun önemli bir kesiminin hedefi de Sovyetler’e dost bir hükümetin başa geçirilmesidir. 19. asrın sonundan yirminci asrın sonuna kadar ABD’ye “dost hükümetlerin” iş başına geçirilmesini Stephen Kinzer, “Darbe” kitabında hikâye eder. Tuttuğunuz tarafa göre bu operasyonlar sonucu gelen iktidarlara “dost, müttefik” veya “kukla, uydu” derdiniz.</p>
<p>Gelelim bugüne&#8230; Çok şey değişti mi?</p>
<p>İki kitaptan bahsedeceğim. Biri John Arquilla ve David F. Ronfeldt’in “Noopolitik’in Doğuşu: Bir Amerikan Enformasyon Stratejisine Doğru” başlıklı eserleri. Yazarlara göre Siber-Uzay donanım ve teknoloji demektir. İnfosfer ağırlıklı olarak İnternet demektir ama kitle iletişim vasıtalarını da kapsar. Hem Siber-Uzayı hem İnfosferi içine alan, fakat özellikle Sivil Toplum Kuruluşları vasıtasıyla bunların ötesine geçen asıl cephe Noosferdir. Yazarlar terimi Yunansa “noos”, yani “akıl”dan türettiklerini söylüyorlar. Burada kitap özeti vermeyeceğim ama bir sorum var: Bu kitap bazı kurumlarca verilen sipariş üzerine yazılmış. Fikir politikaları konusundaki projeyi kim yaptırdı dersiniz? Hangi STK? Cevap iç kapakta veriliyor: “Bu raporda anlatılan araştırma, Savunma Bakanlığı’nca desteklenmiştir. Araştırma federal hükümetçe fonlanan ve Savunma Bakanlığı, Genel Kurmay, Bileşik Kuvvet Komutanları ve Savunma Ajansı’nca desteklenen RAND’ın Millî Savunma Araştırma Ensititüsü’nde DASW01-95-C-0059 sayılı Kontratı altında gerçekleştirilmiştir.”</p>
<p>İkinci kitap, “Fikirler Savaşını Gerçek Bir Savaş Gibi Vuruşmak” adlı ve yazarı J. Michael Waller. Bu da adı STK’ları andıran bir kuruluştan: Dünya Siyaseti Enstitüsü’den. ABD Ordusu’nun Başkaldırıya Karşı Saha El Kitabı’ndan bir alıntıyla başlıyor: “En iyi silahlardan bazısı atış yapmaz.”</p>
<p>Kurşun atmayan silahlar<br />
Wikipedia’da Sivil Toplum Kuruluşu veya İngilizcesi ile “Hükümet Dışı Kuruluş- Non Government Organization (NGO)” maddesinde NGO cinsleri sayılıyor. Cinslerden biri GONGO denilen Hükümetçe Organize Edilen Hükümet Dışı Kuruluşlar! Buna en iyi örnek, eskiden CIA’nin el altından yaptığı bazı işleri şimdi tezgâh üstünden yürüttüğü söylenen NED (Milli Demokrasi Vakfı). NED, biliyorsunuz USAID, Soros Vakfı gibi kurumların fonlarının dağıtımında santral görevini üstleniyor.  Bizdeki GONGO’ları bileceksiniz. “Hükümetçe Organize” ifadesine bakıp bundan bizim hükümetin katkısının kastedildiğini sanmayın. GONGO, başka hükümetlerce organize ediliyor, sonra sizin ülkenizde “Hükümet Dışı Organizasyon” oluyor. Yani sizin hükümetinizin dışı. Kendi hükümetlerinin içi.</p>
<p>Başa dönersek, Putin’i, “Rusya elden gidiyor, CIA’nın fonladığı bu STK’lar belimizi kıracak” diye harekete geçiren, renkli devrimlerin, baharların müteahhidi bu GONGO’lar.</p>
<p>Bunlara karşı ne yapılır? Bunlara “karşı” bir şey yapmak etik midir? Bir ülkenin bunlara “karşı” bir şey yapması fikirlere sansür müdür?</p>
<p>Bence etiktir ve liberal düşünceye de uygundur. Liberal anlayış eşit şartlarda rekabeti öngörür ve serbest, çok oyunculu, tekellerden, hele devlet tekelinden uzak bir piyasa ister. Anti-tekel yasaları bize, sosyalist ekonomilerden değil, kapitalist ekonomilerden gelmiştir. GONGO’lar iki açıdan liberal etiği ihlal eder. Bir kere kendileri hür fikir ortamının değil, hükümetlerin dış siyasetinin, hatta savunma stratejisinin uzantılarıdır. Burada bir “kendini olduğunda başka tanıtma (misrepresentation)” hilesi var ki liberalizm hileye karşı liberal değildir. İkincisi, GONGO’ların devletlerce fonlanmasıdır. Bu, devlet tröstü demektir. Biz bunları ithal ederken devlet tröstlerinin fikir dampingine muhatabız!</p>
<p>Siz bir ülkede “hukukçu”, “akademisyen” ve benzeri unvanı taşıyan insanlara belli çizgilerde “araştırma” yapsınlar diye para veriyorsunuz. Araştırmadan çıkacak sonuç önceden belli. Bütün projelerden -hayret- sizin siyasî çıkarlarınıza uygun sonuçlar çıkıyor. Sonra bu “proje”leri yine elinizdeki “ateşsiz silahlar”la yayınlıyorsunuz. Bu mu hür fikir ortamı?</p>
<p>Bakınız, Türkiye’de anayasa tartışmaları ve bu konuda “hür fikir” üretimi var. Bakıyorsunuz, Çemişkezek Fırıncılar Derneği’nden katkı geliyor: “Anayasada ideoloji olmamalı.” Bolu Aşçılar Cemiyeti de onlara katılıyor: “Anayasa’da’egemenlik’ten söz edilmemeli.” Ne derin entelektüellerimiz olduğuna şaşıp kalıyorsunuz. (Dernek isimlerini ben uydurdum, Çemizkezek’in fırıncılarından ve Bolu’lu aşçılardan özür dilerim.)</p>
<p>Bu talepler, “Fikirler Savaşı” yaşanan 21. asırda şu anlama geliyor: Siz fikir silahlarınızı teslim edin, fikir adamlarınızı terhis edin. Millî değerlere, egemenliğe ve istiklale ihtiyacınız yok. Gerekirse bizim fikirlerimizi kullanırsınız.</p>
<p>Putin’in GONGO’ları&#8230;<br />
Putin’le başladık, onunla bitirelim. Putin ne yapmış? Bir kere liberal etik onu durdurmamış. Önce GONGO’ları kapı dışarı etmiş. Muhtemelen, “Mevzubahis Rusyaysa gerisi teferruattır” diye düşünmüştür. Sonra kendi GONGO’larını kurmuş mu acaba? Rusya’da Sovyet devrinden kalma bol GONGO malzemesi vardır.<br />
Bilmiyoruz ama şu olay enteresan&#8230;</p>
<p>“Demokratik Kurumlar ve Devlet Egemenliği Uluslar Arası Konseyi”, Transdinyester’in bağımsızlığını destekleyen bir araştırma yayınladı. Araştırma birkaç gün süren bir toplantıdan sonra çoğunluğunu itibarlı üniversitelerden akademisyen ve hukukçuların teşkil ettiği bir toplulukça imzalanmıştı. Derken Economist dergisinde bu “think tank”ın kimliğini soruşturan bir yazı yayınlandı. O gün bu gündür bu Konsey bir türlü bulunamıyor. İmza sahipleri imzalarını inkâr etti. Rapor Washington’da Beacon Oteli’nde yapılan toplantıda kaleme alınmış görünüyordu. Otel, böyle bir toplantının kayıtlarında bulunmadığını bildirdi.</p>
<p>Gerçi Rusya ekonomisini epey düzeltti ama bu STK, Amerikan tipinden daha ucuz olsa gerek. Çünkü NED, Soros ve diğerleri gerçek dolar ödüyorlar.</p>
<p>İskender ÖKSÜZ</p>
<p>Star / acikgorus/gongolar-ne-ise-yarar/haber-573633 &#8211; haberiniz.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/gongolar-ne-ise-yarar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ülkücülerin Dili, Vehmin Dili…</title>
		<link>http://serdengecer.com/ulkuculerin-dili-vehmin-dili/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/ulkuculerin-dili-vehmin-dili/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 May 2012 09:56:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[nizamı alem]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücülerin varlık sebebi]]></category>
		<category><![CDATA[ulusalcıların korkuları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1756</guid>
		<description><![CDATA[Son sözü baştan söyleyeyim. Ülkücülük vehim ile değil; zamanı aşacak iddialarla, heveslerle özdeşleşmelidir. Günlük siyasetin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRut-miJKvOwL6XGnp6dCsg8hqnpbq5zZiV_wAUc44_jKNCuIXO" alt="" width="259" height="194" />Son sözü baştan söyleyeyim. Ülkücülük vehim ile değil; zamanı aşacak iddialarla, heveslerle özdeşleşmelidir. Günlük siyasetin getirdiği sorunlar sorundur ama daha fazlası değildir.</p>
<p>Kişiler ve günübirlik olaylar üzerinde yapılan hiçbir tartışma Ülkücülüğün esası olamaz. Ülkücüler sistemler düzeyinde tartışırlar. Duyarlılıklarını, zihinsel zindeliklerini günübirlik olaylar ve kişisel tavırlar ile heba etmeye hakları yoktur&#8230; Günübirlik konuşmalar &#8220;<a href="http://serdengecer.com"target="_blank"title="ülkücü" >ülkücü</a>lük&#8221; sıfatını kimseye daha fazla hak ettirmez.</p>
<p>Ülkücüleri yazılı-görsel ve sosyal medyada yakından takip etmeye çalışıyorum. Burada bir şeyi gözlemlemek mümkün: Ülkücülerin dili giderek heva ve heveslerden ziyade korku ve vehimlere doğru kayıyor. Bu tabii bir hal midir? Değilse neden böyledir?</p>
<p>Korku her organizmanın temel dürtülerindendir ve hayatta kalmanın ön şartıdır. Ama bunu &#8220;vehim&#8221; düzeyine taşıdığınızda artık korkular ayak bağına, ölüm fermanına dönüşür. Organizmalar sürekli korku hali üzere yaşayamaz. Bir noktadan sonra reflekslerini kaybeder ve duyarsızlaşırlar. Duyarsızlık ülkünün tükenişine tekabül eder. Aidiyetimizin, kimliğimizin gerektirdiği pratiklere hayat veremiyorsak kendimize atfettiğimizin sıfatların fazla ehemmiyeti kalmaz. Biz o zaman günübirlik uğraşılarla &#8220;oyunda oynaştayız&#8221; demektir&#8230;</p>
<p>Ne mi diyorum? Ülkücüler nazizme-faşizme meydan okurken, komünizme isyan ederken, Siyonizm, kapitalizm ve her türlü emperyalizme karşı olduklarını beyan ederken sadece bu karşıtlığı ilan ile yetinmiyorlardı. Yanına bunların yerine neleri koymak istediklerini, nasıl bir dünya tasavvur ettiklerini, Türk milleti, İslam ümmeti ve bir bütün insanlık ailesi için neler vaat ettiklerini de yüksek sesle beyan ediyorlardı. Hayat pratiklerini de bu beyanı merkeze alarak gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Turan, Nizam-İ Alem, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi diyorlardı. Peşine düştükleri heves neyi talep ediyorsa cansa can, kalemse kalem, maddeyse madde vermeyi borç biliyorlardı. Emperyalizme karşı &#8220;insanı yaşat ki devlet yaşasın; yaşa-yaşat&#8221; diyorlardı ve elbette hala diyorlar. Diyorlar da bu deyişlerde &#8220;çare-öneri&#8221; kısmı sönükleşirken korku-vehim kısmı belirginleşiyor. Gidiş hoş değil&#8230; Niye mi?</p>
<p>Şimdilerde tuhaf bir &#8220;ulusalcı refleks&#8221; ile kuşatıldık. Her köşe başında vehim üretiliyor. Tapınak Şövalyeleri, Güney Kıbrıs, Ermenistan, bilmem hangi cemaat sonumuzu getirecek! Toplumda karşılığı olmayan bir kesim, gerilim üreterek hak etmediği imtiyazlar elde etmenin peşinde&#8230; Bölücülere küfrederek sorunu çözeceğimiz, Arapları aşağılayarak milli duygularımızı kabartacağımız, Rumlara bağırarak keyifleneceğimiz bir iklime itiliyoruz. Bu mevzular bize &#8220;varlık sebebimizi&#8221; unutturacak, kendi ülkülerimizi yüksek sesle haykırmaktan caydıracak insicam ve ehemmiyette asla olamazlar. Hepsi Ülkücü düşünce sistemi karşısında kısa boylu kalmaya mahkûmdurlar. Tarihselliğimiz bunu haykırıyor.</p>
<p>Ülkücüler sadece milletin varlığına yönelik tehditler belirginleştiğinde toplumun hafızasında olumlulanıyorsa bu bizim eksiğimizdir. Biz toplumun normaliyiz, aklıyız, heyecanıyız, ruhuyuz, gönlüyüz, sığındığı limanız&#8230; Milletin atılım yapacağı güç bizdedir, hüznünü paylaşacağı omuz bizimkisidir, sevincinde sarılacağı boyun biziz biz!</p>
<p>Kaldı ki bir milletin ülkücüleri o milletin en yüksek arzularını dile getirmekle mükelleftirler. Tehditleri dile getirmek görece kolaydır. Yüksek idealleri milletin toplumsal hafıza ve bilincine zerk etmek ülkücülerin esas görevidir. Mesele, ülkülerde birleşebilmektir.</p>
<p>Velhasıl, ülkücülerin tartışma ve çözümleme ölçeği en azından türkülerimizin coğrafyasına ulaşmalıdır. Farkında olmadan her gün mırıldandığımız türkülerin bir yanı Selanik, Prizren diğer yanı Kırım, Azerbaycan, Kerkük&#8217;tür&#8230; Bizim nefesimiz bundan aşağısını kabul etmez, kaldı ki bu bile yetmez!</p>
<p>Prof. Dr. Recai COŞKUN</p>
<p>etikhaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/ulkuculerin-dili-vehmin-dili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk-Afgan Münasebeti Çerçevesinde: Memduh Şevket Esendal</title>
		<link>http://serdengecer.com/turk-afgan-munasebeti-cercevesinde-memduh-sevket-esendal/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/turk-afgan-munasebeti-cercevesinde-memduh-sevket-esendal/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 May 2012 09:05:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ittihat ve terakki cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[kara kemal]]></category>
		<category><![CDATA[memduh şevket esendal]]></category>
		<category><![CDATA[türk - afgan ilişkileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1753</guid>
		<description><![CDATA[Memduh Şevket Esendal, 29 Mart 1883’de, Çorlu’da doğar. Çiftçilikle uğraşan ailesinin maddî yetersizlikleri nedeniyle, hiçbir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.turkyorum.com/wp-content/uploads/2012/05/t%C3%BCrkyorum-Memduh-%C5%9Eevket-Esendal-255x300.jpg" alt="" width="173" height="235" /></p>
<p>Memduh Şevket Esendal, 29 Mart 1883’de, Çorlu’da doğar. Çiftçilikle uğraşan ailesinin maddî yetersizlikleri nedeniyle, hiçbir mektepten mezun olamaz. Fakat şahsî gelişimini ihmal etmemiştir. Mesela, iyi derecede, Fransızca ve Rusça bilir, Türk lehçelerine vakıftır. 1906’da, henüz 20 yaşındayken katıldığı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde, müfettiş olur. Kara Kemal’in siyasi cephe yardımcılığını üstlenir, mütareke döneminde İtalya’ya gider, İzmir’in işgaliyle ülkeye geri döner. Millî mücadele yıllarında Mustafa Kemal’le birliktedir. 1919’da, Ali İhsan Bey’in katkılarıyla, Mesleki Temsil Programı’nı hazırlar; buradaki görüşlerini, Halk ve Meslek dergilerinde işleyerek, Cumhuriyet dönemine aynen aktarır. 1920’de, Azerbaycan Cumhuriyeti nezdinde, Hükümet temsilcisi olarak görevlendirilir. 1924’de Rusların Azerbaycan Cumhuriyetini lağvetmeleri üzerine, İstanbul’dadır.  Tahran elçiliğine atanıncaya kadar, Galatasaray ve Kabataş Liseleri’nde tarih ve coğrafya öğretmenliği yaparak geçimini sağlar. Meslek bu dönemde yayımlanmıştır. Fakat İzmir Suikastı davasında zarar görmemesi için, yurt dışına gönderildiği bilinmektedir. Sonrasında, Elazığ ve Bilecik milletvekilliği yapmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği, parti içi sorunlar nedeniyle, 1945 yılına kadar devam eder. Faal siyaseti bırakmasıyla, eski öykülerini derleyip yayımlatır. Uzun süre edebiyatla uğraşmamasına rağmen, Türk edebiyatında yer edinebilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İdealist bir diplomat olan Memduh Şevket Esendal, Büyükelçi olarak, 12 yıl boyunca; Azerbaycan, İran, Afganistan ve Sovyetler Birliği’nde bulunur. 1930’lu yıllarda, Mustafa Kemal’in direktifleri doğrultusunda yürüttüğü Afganistan Büyükelçiliği’ne özellikle temas etmek gerekir, çünkü neredeyse Afgan Hükümeti’nin Başdanışmanı mevkiine gelmiştir bile… İngiliz, Alman ve Fransız Büyükelçileri’nin, Esendal’ın izni olmadan Kral ile görüşememesi, mesele çerçevesinde mühimdir. Büyük ama desiseperest devletlerin, jeopolitik önemi nedeniyle, ilgilendikleri(!) ve birbirleriyle mücadeleye giriştikleri bir ülkeden bahsediyoruz, Afganistan’dan…</p>
<p>Türk-Afgan münasebeti değerlendirilirken, Türkiye’nin ve Afganistan’ın, emperyal güçler tarafından, aynı dönemlerde paylaşılmak istenmesi yadsınabilir mi? “Köprü ülke” olarak görülmelerine rağmen… Türkiye Türklerin, Afganistan Afganlıların vatanı olabilmiş midir?</p>
<p>Gelgelelim, “Türk Afgan münasebetleri oldukça eski bir tarihe dayanmaktadır. Hattâ bu iki ülke arasındaki ilişki bir bakıma Türklerin Orta Asya’daki yaşayışlarına kadar uzanmaktadır. O dönemde Afganistan önemli bir ticarî geçit yolu üzerinde bulunuyordu. Gazneliler ve Selçuklular döneminde Afganistan, Türkler için önemli yerleşme merkezlerinden biri olmuştur.”<sup>1</sup> Pekâlâ, Osmanlılar için de: “1907 yılında Mehmet Fazlı adında bir Osmanlı seyyahı, Mısır’dan Afganistan’a seyahat ederek Afganistan hakkında şunları söylemiştir: Asya’nın bu genç ve dinç hükümeti hakkında bütün cihanı İslamiyet’te bir teveccüh, bir muhabbet vardır. Özellikle Osmanlılar, umumiyetle bu diyar ve hükümet için pek büyük bir his takdiri teveccüh ve ihtiram beslerler.”<sup>2</sup></p>
<p>Esendal’ın Afganistan’daki görevi esnasında gördüğü saygı, itibar, hürmet vesilesiyle, gelişigüzel bir hadiseye muhatap olmadığımız aşikârdır. 2. Dünya Savaşı’nın yahut emperyal paylaşımının evvelinde, İtalya ve Almanya, Afganistan’a tamamen yerleşmek istemiş, Afganistan’ın rahatsız olduğunu işiten Mustafa Kemal, Sadabat Paktı (8 Temmuz 1937) ile gidişata müdahale etmiş, İtalya ve Almanya, Afganistan’dan mahrum kalmıştır. Dolayısıyla Batı emperyalizminin Afganistan’a nüfuz edemeyişi olarak da okuyabiliriz bu vaziyeti… Sadabat Paktı’nı yalnızca Afganistan’a indirgeyemeyiz. Afganistan’dan ziyade, İran ve Irak’ın dâhil edildiği bir birliktelik, dayanışma ve antlaşmadır bu, bir diğer adıyla, saldırmazlık paktı… Fakat ilerleyen zamanlarda, mensup ülkelerdeki iktidar değişiklikleri dolayısıyla feshedilmiştir.</p>
<p>Esendal’ın, Doğu Türkistan’ın kurtuluş mücadelesini sürdürmek için Afganistan’ın başkenti Kabil’de bulunan, Doğu Türkistan millî mücahitlerinden Mehmet Emin Buğra ile irtibatını da, mesele çerçevesinde gözardı etmememiz gerekiyor. Hattâ Doğu Türkistan’lı bazı gençlerin, öğrenci olarak Afgan okullarına yerleştirilmesini de.  Turan coğrafyasındaki Türklerin, Sovyet baskısından dolayı kitleler halinde Afganistan’a sığındığı bir dönemde; bir diğer adıyla, Güney Türkistan’a, yani unutulan coğrafyaya…</p>
<p>Afganistan’da, “Türk kimliğine mensup Özbek, Türkmen, sayıları az da olsa Kazak, Kırgız ve Türk kimliğine yakın oldukları bilincini taşıyan Hazara gibi etnik grupların bulunması, Türkiye’nin bu ülkedeki başarısını artıran etkenler olarak görülebilir.”<sup>3</sup> Bu yüzden,  Mustafa Kemal’in vefatına yakın, Özbek, Türkmen, Kazak, Kırgız… onlarca öğrenci, Türkiye’ye, askerî, tıbbî ve kültürel alanlarda yetiştirilmek üzere gönderilir. Fakat Türkiye’ye gelen o öğrencilerin akıbeti hakkında bugün herhangi bir malumat bulunmamakta…</p>
<p><strong id="internal-source-marker_0.2554592539090663">Memduh Şevket Esendal vesilesiyle: Türk-Afgan münasebeti</strong></p>
<p>Afganistan, Mustafa Kemal’in Türkiye tasavvuru kapsamındaydı. “Özellikle Emanullah Han zamanında Türkiye, Afganistan’a, modernleşme çalışmalarında hem örnek olmuş, hem de fiilen yardım etmiştir. Emanullah Han reformlarında M. Kemal’i örnek almıştır.”<sup>4</sup> Pek zikredilmez ama… Cemal Paşa, kuvvetli bir Afganistan sayesinde, Hindistan Müslümanlarının, İngiliz esaretinden kurtulabileceğine inanmakta ve Afgan ordusuyla özellikle ilgilenmekteydi. Keza, Kral Emanullah Han’ın, Enver Paşa’yı da, vakti zamanında, desteklediğini hatırlatalım: “Sovyetlerin, Orta Asya’daki Bolşevikleştirme politikaları ve uyguladıkları sert yöntemler sonucu birçok Türk ayaklandı. Bunların bir kısmı Bolşeviklerden kaçarak Afganistan’a sığındılar. Enver Paşa’nın liderliğinde çıkan bu ayaklanmalara Emanullah Han destek verdi.”<sup>5</sup></p>
<p>Türk-Afgan münasebetinin en üst düzeye çıkmasında, Esendal’ın şahsî yeteneği inkâr edilemez. Besbelli ki, Büyükelçilikten ibaret değildi görevi… Türkiye, kendisinin ihtiyacı varken, 1920’lerden itibaren; askerî, tıbbî ve kültürel alanlarda yetişmiş insanlarını Afganistan’a gönderebilmişti. Tastamam bir dayanışmaydı bu… Afganistan’ın İngilizlere karşı savaşına ve direnişine kayıtsız kalınmadı. Tıpkı Afganistan’ın, Türkiye paylaşılırken kayıtsız kalmaması gibi… Dönemin “Times” gazetesinde yayımlanan bir makalede, şöyle bir hatırlatma yapılması anlamlı olsa gerek: “İttifak devletleri Türkiye’yi parçalarken, Afganistan’ın içinde bulunduğu İslâm halklarının tepkisini hesaba katmak zorunda kalmaktadır.”<sup>6</sup></p>
<p>Daha sonra, Ankara yönetimi tarafından, Sovyetler Birliği ile diplomatik münasebetler kurmak için görevlendirilen Türk Heyeti, Moskova’ya gitmiş, bölgede tanıştıkları Afgan temsilcileri sayesinde, bir dostluk antlaşması imzalanmıştı. Dönemin tabii müttefiki olan her üç ülke, İngiliz aleyhtarıydı ve fakat Hindistan’a komşu olan Afganistan ile Türkiye’nin dayanışması, İngiltere’yi her geçen gün rahatsız ediyordu.</p>
<p>Tarih, 1 Mart 1921’i gösterdiğinde… Türk-Afgan münasebeti, siyasi bir kimlik kazandı. Moskova’da, Türkiye’yi temsilen bulunan, Doktor Rıza Nur ve Yusuf Kemal Tengirşerk öncülüğündeki Türk heyeti ile bağımsızlığını henüz kazanmış olan Afganistan temsilcileri arasında, “Türk-Afgan İttifak Muahedesi” imzalandı. Bu antlaşmanın üçüncü maddesi hükmü gereğince; Afganistan, Türkiye’yi İslam Dünyası’nın lideri olarak tanıdı. Kararlardan bazıları şunlardır:</p>
<p>·         <strong id="internal-source-marker_0.2554592539090663">İki kardeş devlet ve millet, birbirlerinin bağımsızlıklarını tanıyacaklardır,</strong></p>
<p>·         <strong id="internal-source-marker_0.2554592539090663">Taraflardan birine yapılacak saldırı, diğerine de yapılmış sayılacak, saldırıyı ortadan kaldıracaklardır,</strong></p>
<p>·         <strong id="internal-source-marker_0.2554592539090663">Kültürel bağları güçlendirmek için, Türkiye’den Afganistan’a öğretmen ve subay gönderilecektir…</strong></p>
<p>10 Haziran 1921’de, Ankara’da, Afganistan büyükelçiliği açılmış ve düzenlenen törende, elçilik gönderine bayrağı, Mustafa Kemal bizzat kendisi çekmişti. Burada bir konuşma yapmış, şöyle demişti: “Her İslâm yönetimini Afganistan gibi özgür ve bağımsız görmekten gurur duyacağız. Doğuda baskı altında yaşayanlar, Türkiye, Afganistan ve Sovyet Rusya arasındaki ittifaktan sevinç duymaktadırlar.”<sup>7</sup></p>
<p>1928 yılında ise, Afgan Kralı Emanullah Han’ın Türkiye ziyareti gerçekleşti; Ankara’nın başkent oluşuyla, ziyarete gelen ilk hükümdar olarak… ve ardından, dönemin, “Hakimiyet-i Milliye” gazetesinde, “Türkiye-Afganistan ilişkileri” başlığı altında, şöyle bir haber yayımlandı: “Afgan Emiri Emanullah Hazretleri tarafından TBMM Hükümeti Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine bir mektup gönderilerek Afgan devletinin dış işlerini düzenlemek için mümkün olan çabuklukla bir askeri heyet gönderilmesi rica ve cesur Osmanlı askerlerinin Orta Asya’da ittifak ve ittihat bağlarının kurulması ve sağlamlaştırılmasına sebep olması temenni edilmiş ve nihayet İslam birliğinin güçlendirilmesi de temenni edilerek mektuba son verilmiştir. Afganistan ile Türkiye arasında bu dostluk ve samimiyet, kayda ve zikretmeye değer görülür.”<sup>8</sup></p>
<p>Bu ziyaretle birlikte, Ankara’da, bir diğer antlaşma, “Türk-Afgan Ebedî Dostluk Antlaşması” imzalandı. Tarih, 25 Mayıs 1928…</p>
<p>Afganistan, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi varlığını, bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden biriydi. Afganistan’ın bağımsızlığını tanıyan ikinci ülke de Türkiye olmuştu. Fakat İttihat ve Terakki Hükümeti döneminde oldukça gelişen Türk-Afgan dostluğu, Cumhuriyetin ilanıyla devam etmiş, her iki ülkedeki iktidar değişiklikleri nedeniyle kesintiye uğramıştı. Mesele, Türkiye açısından, dünya ölçeğinde iddialı toplum ülküsünü yitirmişliğin ispatlarından biriydi artık…</p>
<p><strong>______________________________</strong></p>
<div><em><sup>1 </sup></em><em>Can, Aydın. Çukurova Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Okutmanı,“Atatürk Dönemi Türk-Afgan ilişkileri” , “<a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/aydin_can_ataturk_donemi_turk_afgan_iliskileri.pdf">http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/aydin_can_ataturk_donemi_turk_afgan</a></em></div>
<div><em><a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/aydin_can_ataturk_donemi_turk_afgan_iliskileri.pdf">_iliskileri.pdf</a>”</em></div>
<div><em><sup>2</sup> Afganistan’a Bakış Dergisi, Afganistan Büyükelçiliği, Sayı:2, Mart-Nisan, 2006, s.5</em></div>
<div><em><sup>3</sup> Burget Fazıl, Ahmet. “Afganistan’da Başlayan Yeni Dönemde Türkiye’nin Yeri”, “<a href="http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=15&amp;yazi=273">http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat=15&amp;yazi=273</a>”</em></div>
<div><em><sup>4</sup> Can, Aydın. A.g.m.</em></div>
<div><em><sup>5</sup> Can, Aydın. A.g.m</em></div>
<div><em><sup>6</sup> Can, Aydın. A.g.m</em></div>
<div><em><sup>7</sup> Hülagü, Metin. “Milli Mücadele Dönemi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,C.15, Sayı 45, Kasım 1999</em></div>
<div><em><sup>8</sup> Hakimiyet-i Milliye, Sayı 66, 19 Ekim 1920’den aktaran Zeki Sarıhan, Kurtuluş savaşımızda Türk-Afgan İlişkileri, s.109</em></div>
<div><em>*2023 Dergisinin Nisan 2012 sayısında yayımlanmıştır.</em></div>
<div></div>
<div>Afşin SELİM</div>
<div></div>
<div>turkyorum.com</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/turk-afgan-munasebeti-cercevesinde-memduh-sevket-esendal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SERDENGEÇTİ&#8217;DEN HÜCREDE EDEBİYAT DERSİ</title>
		<link>http://serdengecer.com/serdengectiden-hucrede-edebiyat-dersi/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/serdengectiden-hucrede-edebiyat-dersi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 18:34:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif]]></category>
		<category><![CDATA[osman yüksel serdengeçti]]></category>
		<category><![CDATA[osman zeki yüksel]]></category>
		<category><![CDATA[serdengeçti ve edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[serdengeçti ve hücre]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1751</guid>
		<description><![CDATA[Küf Kokan Adam Osman Yüksel Serdengeçti(1917-1983), Türk milliyetçiliği tarihinde kendine özgü yeri olan bir isimdir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img class="alignnone" src="http://www.haberiniz.com.tr/files/eski_resim/stories/Yeni_Resimler/YAZARLAR/OZEL/serdengecti.jpg" alt="" width="196" height="235" />Küf Kokan Adam</strong></p>
<p>Osman Yüksel Serdengeçti(1917-1983), <a href="http://serdengecer.com"title="türk milliyetçiliği" >Türk milliyetçiliği</a> tarihinde kendine özgü yeri olan bir isimdir. Onun <a href="http://serdengecer.com/tag/milliyetci/"title="milliyetçi" >milliyetçi</a>lik anlayışında Ziya Gökalp, Mehmet Âkif, Yunus Emre yan yana durur. Bu bakış açısını hayatı boyunca korur. &#8220;Kanlı Bahar&#8221; şiirindeki şu mısraları bu bakış açısını yansıtır:</p>
<p>Âkifin gür sesinden,</p>
<p>Yunus&#8217;un nefesinden,</p>
<p>Gökalp&#8217;ın hevesinden,</p>
<p>Bir şeyler var içimde.</p>
<p>Osman Yüksel, Ankara&#8217;da felsefe bölümü son sınıf öğrencisi iken 3 Mayıs 1944&#8242;teki meşhur protesto yürüyüşü sonrası tutuklanarak İstanbul&#8217;da hücreye konur. Üç buçuk aylık tutukluluk süresinde ilginç hücre arkadaşları olur.</p>
<p>Bir gün hücresine yeni bir adam getirirler. Yarı ölü, yarı diri. Orta yaşlı, kısa boylu bir adam. Zar zor konuşur. Sayıklar gibi. Ekşi ekşi küf kokar. &#8220;Ayol seni nereden getirdiler, sen kimsin, suçun ne?&#8221; diye sorar. Bir an bakar gibi yapar,yorulur, sonra gözlerini yumar. Az sonra iğneci gelir. Adamın kabaları çürümüş,morarmıştır. Sarı, mor. İğne yapıldıktan sonra biraz kendine gelir gibi olur.Konuşmaya başlar. Edirneli bir öğretmen olduğunu söyler. Ya Rabbi şükür kurtuldum der. Ben bu binanın lağım sularının aktığı yerde idim. Orada 10 dakikada ekmek ve zeytin çürür, duvarlarından helâ suları akar. Tuvalete de çıkarmazlar. Olduğun yere yaparsın. Zaten tuvaletten farksız. Ya Rabbi şükür.Sanki yerin dibinden göğe çıkmış gibiyim.</p>
<p>Serdengeçti, &#8220;O halde Miracın kutlu olsun!&#8221; deyince mecalsiz, hafifçe gülümser.</p>
<p>Yatağa uzanır. Odayı bir küf kokusu kaplar.</p>
<p>Bu Edirneli ilkokul öğretmeni Bulgar veya Yunan casusluğu ile suçlanmaktadır. Oysa kendisi, dinine bağlı olduğundan okuldaki dinsiz yeni öğretmenlerin iftirasına uğradığı kanaatindedir. Güya ona Bulgaristan’dan bir mektup gelmiştir. Bunların hepsi bahanedir. Asıl mesele onun namaz kılmasıdır. Sonra birden sözü değiştirir. Serdengeçti&#8217;den korkar.&#8221;Ya bu adam sivil polisse? Kendisinin yanına mahsus konmuşsa?&#8221; Bu sefer de İnönü’yü övmeye başlar. Adam devamlı kuşku içindedir.</p>
<p>Serdengeçti, ona&#8221;Hoca&#8221; diye hitap eder. Hakikaten bıyığı ve uzun sakalı ile tıpkı bir hocadır. Yeleğinde cep saati kordonu ile tam bir köy ya da kasaba hocası.</p>
<p>Adam çok nefsani bir tiptir.Boyuna Rumelilik yapar. Anadolulularla alay eder. Serdengeçti, &#8220;Bu da Ankara valisi Nevzat Tandoğan gibi.&#8221;<a title="" name="_ftnref1" href="http://haberacisi.com/yazilar/koseyazisi5236-SERDENGECTIDEN_HUCREDE_EDEBIYAT_DERSI__.html#_ftn1"></a>[1]diye şaşırır.</p>
<p>Serdengeçti, bu olaydan önce Rumeli ve Anadolu arasında hiç bir ayrılık görmemiştir. Fakat bu adamlar da, Hoca da Anadolu&#8217;yu hor görür. Rumeli&#8217;de askerlik yapan Anadolu çocukları hakkında neler neler anlatır. Yeşil cevizi erik, sabunu peynir diye yiyenleri. Sabunu yerken köpürünce &#8220;Apursan da yiyeceğim, köpürsen de.&#8221; diyenleri.Serdengeçti kızmaz ama çok şaşırır. Kendi kendine şunları düşünür:</p>
<p>&#8220;Rumeli.O topraklar. Ecdat yadigârı. Şehitler diyarı. İmparatorluğumuzun hatıraları, Viyanalara kadar yürüyen ordularımız. Serhatlar, akınlar.</p>
<p>Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik.</p>
<p>Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.</p>
<p>Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle!</p>
<p>Biz yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle.</p>
<p>Tuna’dan bir yaz günü kafilelerle geçen Osmanlı orduları. Serhatlar. Şu adam mı serhatların çocuğu?Pısırık, kalıntı, tortu. Biz ne kadar gerilemişiz, nesil nasıl tereddi etmiş!&#8221;</p>
<p>*</p>
<p>Hoca, karnı acıkınca boyuna hayali sofralar kurar. Kuzular kızartır. Yanında üzüm de vardır. &#8220;Ve o zaman senin ellerini bağlamalı, benim ayaklarımı.&#8221; diye konuşur. &#8220;Hoca milleti değil misiniz, hepsini siz yemek istersiniz.&#8221; diye takılır. Gülüşürler.</p>
<p>Hoca bu hayali yemeklerin üzerine mutlaka kahve içer. Kahvesiz edemez. &#8220;Benim iki fincanlı bir cezvem vardı. Kahvemi kendim yapardım.&#8221; diye anlatır. &#8220;Cezvem&#8221; derken adamın öyle bir iç çekişi vardır ki, sanki cezvem değil de zevcem der gibidir. Bırakıp geldiği, zorla ayrıldığı eşyalar bile böyle bir zamanda insana ne kadar yakın ve hasretli gelir.</p>
<p>Hoca hanımından da söz eder.&#8221;Bana çok bağlı ve sadıktı; ne yapar biçare şimdi?&#8221; diye dertlenir.</p>
<p><strong>Hücrede Edebiyat Dersi</strong></p>
<p>3 Mayısta tutuklanan milliyetçileri konuşturmak için tabutluklara koyarlar, falakaya yatırırlar,işkence yaparlar. Serdengeçti, arkadaşlarının falakaya çekilmesine büyük tepki gösterir. Günler geçse de bunu hazmedemez. &#8220;Alçaklar, zalimler, biz onlara göstereceğiz!&#8221; diye bağırır, kendi kendine söylenir durur. &#8220;Neyi göstereceksin ulan! Teselli kâr etmiyor. Senin helâya çıkma hürriyetin bile yok. Dur bakalım yahu! Gün doğmadan neler doğar! Neler doğacak sersem. Bir sürü eşek sıpası doğar ve sonra büyür böyle eşek olur işte!&#8221; Öfkeden ümide,ümitten öfkeye düşer; yüksek sesle bunları söyler; evvela onları, sonra kendini suçlar.</p>
<p>Hoca ona, &#8220;İyi günde, iyi saatte olsunlar yine geldiler.&#8221; deyip güler ve ekler: &#8220;Allah bizimle beraberdir.&#8221; Serdengeçti, &#8220;O mübareğin de kiminle beraber olduğu belli değil. Tövbe ya Rabbi.&#8221; diye söylenir, Âkif’in şu şiirini okur:</p>
<p>Zâlimleri, katilleri meydana süren sen!</p>
<p>Zâlimdeki kâtildeki cür&#8217;et yine senden.</p>
<p>Yetmez mi musâp olduğumuz bunca devâhî</p>
<p>Ağzım kurusun yok musun ey adl-i ilâhî!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu şiir üzerine şöyle düşünür:&#8221;Softa dedikleri adama bakın, nerdeyse zalimlere, vatan hainlerine imkân veriyor diye sanki Allah’ın yakasına yapışacak. Ne dertli adam! Ne büyük adam!&#8221;Ve sonra, ümitlerin en güzeli:</p>
<p>Doğacaktır sana va&#8217;d ettiği günler Hakk&#8217;ın</p>
<p>Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gece, sıcak, sıkıntı. Bunalma,ah, vah. Tahtakuruları. Öldürse bir türlü, öldürmese bir türlü. Ya acısına katlanacaktır, ya kokusuna. Hoca’nın aldırdığı yok. Sanki şerbetlidir.Zavallının zaten canı yok. Hücum hep Serdengeçti&#8217;ye. &#8220;Biz kanımızı vatana helâl ettik, tahtakurularına değil ki! Bir sürü piç kurusu, tahtakurusu. İşte bizim düşmanlarımız.&#8221; diye söylenir. Yine Âkif imdadına yetişir:</p>
<p>&#8220;Yâ Rab bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?</p>
<p>Bîçârelerin mahşerde mi yoksa felâhı?&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabah olsa ne olacak. Hep aynı şey!</p>
<p>Güneş doğar, tekrar batar.</p>
<p>Osman kalkar, Osman yatar.</p>
<p>Atar, tutar, tutar atar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakit geçirmek için Hoca&#8217;ya, &#8220;Şiirimi beğendin mi?&#8221; diye sorar.</p>
<p>-Âkif’in mi?</p>
<p>-Yok canım benim!</p>
<p>-Ne şiiri?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>- Güneş doğar, tekrar batar,</p>
<p>Osman kalkar, Osman yatar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>-Böyle şiir mi olur?</p>
<p>-Olur ya. En güzel şiir bu,olduğu gibi, geldiği gibi. Tabii, kendiliğinden, yapmacıksız. Senin Türkçen ile&#8221;tasannusuz.&#8221;</p>
<p>Bak çok sevdiğimiz Âkif ne diyor bu hususta:</p>
<p>&#8220;Şi&#8217;r için gözyaşı derler, onu bilmem yalnız,</p>
<p>Aczimin giryesidir bence bütün âsârım.</p>
<p>Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyemem,</p>
<p>Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım.</p>
<p>Ne tasannu bilirim, ne de san&#8217;atkârım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte Âkif’in şiir ve sanat hakkında anlayışı!</p>
<p>Konuşma ihtiyacındadır:</p>
<p>&#8220;Bizde yapmacıksız, en büyük şair Yunus Emre’dir Hoca&#8221; diye konuşmasını sürdürür. Hoca, Yunus Emre’nin bir ilâhisini mırıldanır. &#8220;Hoca mırıldanma da bak bana!&#8221;der. &#8220;Sana edebiyat dersi vereceğim bugün. Şimdi ben hocayım, sen öğrenci.Evet, Yunus bu tabii ve sade şairimiz. Yalnız sadelikle basitliği karıştırmamak lâzım. Bak ne demiş Yunus, bak:</p>
<p>Mal sahibi mülk sahibi,</p>
<p>Hani bunun ilk sahibi.</p>
<p>Mal da yalan, mülk de yalan,</p>
<p>Var biraz da sen oyalan!</p>
<p>-Nasıl Hoca?</p>
<p>-İyi, iyi ya. Bizim evin damı akardı, şimdi onu düşünüyorum.</p>
<p>-Hoca damı camı bırak da şimdi beni dinle.</p>
<p>Hoca pek oralı değildir; evini damını, bilmem daha neyini düşünür.</p>
<p>-Hoca bak.</p>
<p>-Baktım.</p>
<p>-Bakma, dinle:</p>
<p>Hiç kendi kendine kaynar mı kazan,</p>
<p>Çevre yanın ateş eylemeyince.</p>
<p>Yunus sana söyleme derler</p>
<p>Ya ben öleyim mi söylemeyince.</p>
<p>Bu dörtlüğü de okuyunca Hoca&#8217;yı bir düşüncedir alır. &#8220;Bizim bir kazan vardı.&#8221; diye söze başlar. Kalaylanacaktı. Bizim hanım..</p>
<p>-Dur canım şimdi ben kalaylayacağım ha! Biz edebiyat dersi veriyoruz; sen Edirne’deki evin damını,kalaylanacak kazanı düşünüyorsun.</p>
<p>Hiç kendi kendine kaynar mı kazan</p>
<p>Çevre yanın ateş eylemeyince.</p>
<p>Fevkalade değil mi?</p>
<p>-Ne var bunda sanki. Bizim avrat da bilir bunu. Kazanın altını yakmadan suyun kaynamayacağını.</p>
<p>Tamam, herkesin bildiği,herkesin gördüğü, eliyle tuttuğu şeyleri bir araya getirip bu basit şeylerle en büyük şeyi anlatmak. Kazanla, tencereyle, kaşıkla. Halkı kaşıktan âşığa, kazandan manevi düzene, nizama çekmek…</p>
<p>Serdengeçti, &#8220;Şimdi bir Yunus Emre Divanı olsaydı&#8221; deyince Hoca, &#8220;Oğlum, divane olmuşsun hâlâ divan divan deyip duruyorsun.&#8221; diye bir nükte yapar.</p>
<p>Hiç kendi kendine kaynar mı kazan</p>
<p>Çevre yanın ateş eylemeyince.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Buradaki ateş senin hanımın kalaysız kazanın altına soktuğu odun ateşi değil. Aşk ateşi, aşk. Aşk ateşine düşmeyince kazanı kaynatamazsın. Allah’ın nimetlerini pişiremezsin, yiyemezsin demek istiyor Yunus. Daha kısası, sen kendin pişmezsen çiğ kalırsın çiğ.</p>
<p>Ha sana bir kazan hikâyesi daha anlatacağım. Bu benim Nasrettin Hoca&#8217;nın en çok sevdiğim fıkrasıdır.Biliyor musun bunu?</p>
<p>Serdengeçti ona bakmadan,cevabını beklemeden anlatmaya başlar. Çünkü anlatmadan duramayacaktır. Konuşma ihtiyacındadır.</p>
<p>Hoca komşusundan bir kazan ister. Verirler. Komşusu kazanı birkaç gün sonra istemeye gelir. Hoca kazanı iade ederken bir de büyücek tencere verir. Komşusu sorar:</p>
<p>-Hoca bu ne?</p>
<p>-Senin kazan doğurdu.</p>
<p>Komşusu önce şaşar, fakat işine geldiği için hiç ses çıkarmaz. İyi der, bu işten kârlı çıktık.</p>
<p>Birkaç gün sonra Hoca aynı kazanı komşusundan tekrar ister. Komşusu sevine sevine verir. İçinden,&#8221;Bakalım&#8221; der. &#8220;Bizim kazan bu sefer ne doğuracak?&#8221; diyerek Hoca&#8217;ya kazanı kendi eliyle teslim eder.</p>
<p>Bir hafta sonra istemeye gittiğinde, Hoca:</p>
<p>-Sizlere ömür komşu, kazan öldü, deyince komşusu:</p>
<p>-Hocam şakayı bırak, hiç kazan ölür mü? der. Hoca&#8217;nın cevabı hazırdır:</p>
<p>-Kazanın doğuracağına inanıyorsun da, öleceğine neye inanmıyorsun ha!</p>
<p>İşte böyle Hoca&#8217;m, insanlar işlerine geldi mi, en olmayacak şeylere dahi inanırlar, inanır görünürler.Gelmedi mi, en tabii şeyleri dahi inkâr ederler. İnsanlardaki bu zaafı Nasrettin Hoca bu kazan hikâyesiyle ne güzel anlatır.</p>
<p>Şimdi üç kazan çıktı ortaya.Senin kalaysız kazanın, Yunus&#8217;un kazanı, Nasrettin Hoca’nın kazanı. Hangisi daha çok ilgilendirdi seni?</p>
<p>Hoca gülerek şöyle der:&#8221;Efendim, bağı bozunca, o kazana şıra koyuyoruz da, bakır çalar diye  düşünüyorum.&#8221;</p>
<p>Serdengeçti, &#8220;Bu dünyada herkesin kendine göre bir kazanı ve kazancısı var. Bakalım öbür dünyada kim kârlı çıkar?&#8221; diye düşünür.</p>
<p>Hoca, bu konuşmalardan sonra&#8221;Sen bir hayli derinmişsin be!&#8221; der. Serdengeçti, &#8220;Derinim ya! Ne sandındı? Hocanın kalaysız kazanı, Torosların deli ozanı.&#8221; diye cevap verir. Ardından &#8220;Hoca sen ozan nedir bilir misin?&#8221; diye sorar.</p>
<p>-Ozon mu?</p>
<p>-Ozon başka, onu yaraya dökerler; yarayı köpürtür o. Gerçi ozanlar da yaraya dokunur, onlar da köpürtür her şeyi. Yalnız temizlemekten ziyade, kirletirler her şeyi. Hele hiciv şairleri.</p>
<p>*</p>
<p>Hoca&#8217;nın bunlardan anladığı yoktur. Hem bilgisiz hem ilgisiz bir zahit.</p>
<p>Serdengeçti o gün kendi kendine bir edebiyat günü yapmış olur. Doğaçlama, kendi içinde bütünlüğü olan tutarlı bir konuşma.</p>
<p>Bu sayede biz de, üniversite son sınıfındaki bir felsefe öğrencisinin Âkif&#8217;ten Yunus&#8217;a, Nasrettin Hoca&#8217;ya uzanan düşünce dünyasının ipuçlarını öğrenmiş oluruz.</p>
<div>*              Bu yazı, Osman Yüksel Serdengeçti&#8217;nin tefrika edilen Kara Kitap isimli eserinden yararlanılarak hazırlanmıştır (<em>Yeni İstanbul, </em>7.6.1966; 10.6.1966; 11.6.1966).[1]        Aslen Saraybosnalı olan Nevzat Tandoğan&#8217;ın,&#8221;Siz Anadolulular ancak öküzün ektiğini yersiniz, öküzler!&#8221; dediği söylenir.</p>
<p>Prof. Dr. Cemal KURNAZ</p>
<p>haberacisi.com</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/serdengectiden-hucrede-edebiyat-dersi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİM ANLAR BİZİ?</title>
		<link>http://serdengecer.com/kim-anlar-bizi/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/kim-anlar-bizi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 18:02:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[hislenmek]]></category>
		<category><![CDATA[iç gözlem]]></category>
		<category><![CDATA[içlenmek]]></category>
		<category><![CDATA[niyazi mısrî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1749</guid>
		<description><![CDATA[İçleniyoruz hep. Başka kapım olmadığı için yazarak paylaşmaya, paylaştıkça da boşalmaya çalışıyorum, ben de. Bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQPaxBX9qRgSDUJcpFAev5XuoCoIQb_OtSwejs4-jYsh5Qbzs7v" alt="" width="251" height="201" />İçleniyoruz hep. Başka kapım olmadığı için yazarak paylaşmaya, paylaştıkça da boşalmaya çalışıyorum, ben de. Bir güzelliği ve bir felaketi anlatmak için insan dolmayı ya da içlenmeyi beklememeli. Güzellik ve felaket dıştadır, içlenme-dolma ise insanı kendisiyle meşgul eder. İç gözlemin aşırılığı duyarlılıkları hastalık derecesine çıkarır. Birçoğumuz böyle değil miyiz?<br />
Dolup boşalmayı neden güzel şeyler için kullanmayız? ‘Dolma’ yerine bence ‘içlenme’ kavramı daha güzel. Olay ve davranış karşısında edinilen etkinin içe atılması: içlenme. İşte bu içlenme de çocuk dili dışında, olumlu, güzel şeyler için kullanılmıyor. Kullanılmıyor mu yoksa olmuyor mu? Bu dilimizin böyle yapılanmasından kaynaklanan bir ifade alışkanlığı mıdır acaba? Yoksa içe atmaların daha çok olumsuz oluşunu mu işaret ediyor? Daha çok dostlarımıza karşı hemen söyleyemeyeceğimiz, zamana, günün birine bırakacağımız şeyler, içlenmemizi sağlıyor bence. Güzellikler ise içte saklanılmaz, duygusu paylaşım için bekletilmez. Güzel şeylerle içlenmez insan. Güzellikler içerde saklanıp fosilleştirilmez de ondan. Kasten saklanılan güzellikler varsa bunun adı bencilliktir. Bencillik ise güzellikleri çoğaltmaz aksine “var olan”ı çirkinleştirir. Çirkinleştirilen güzellik insanoğlunun büyük kaybıdır. Bir ışığın sönmesi, bir kuşun leş haline gelmesi, bir lezzetli yemeğin bozulup ekşimesi gibi&#8230; Bir dostluğun pis bir sebeple bozulması, bir ormanın yanıp kararması da böyledir.<br />
İçlenmek kimi zaman naz yapacağımız kişi içindir. Annesi gelince içini döken çocuk bunu yapar. İçlenen insan göğüsten konuşur. Göğsü körük gibi kabarıp iner. Gözlerden yaş gelir. Nazlanırsa içlenmesi devam eder, dikkate alınmazsa çığlığa döner. Bazen de içlenmek bir “iç dil” olarak kalır da derin bir sessizliğin içinde anlaşılmayıı bekler.<br />
Bende böyle bir çocuğun şansı yok şimdi. İçimde taşan duyguların beni boğmaması için çabalıyorum. Hayatın dalgaları ile içimden gelen dalgaların çatıştığı yerdeyim şimdi. Bir anafordayım tamam ama iyi ki alışığım buna. Hayatım boyunca, birçok kere beni alıp sahile atan bir dalganın değil de zıt dalgaların cenderesinde kaldım. Negatif tecrübelerin de bu derecede işe yarayacağını hiç düşünmemiştim. İnsanın varoluşunun “ öğrenilen yanlışlıklar”dan hatta “ öğrenilen aldanışlar”dan beslenmesi bütün hayatımızı işgal eden ürkekliğin, endişenin ve bilhassa tereddüdün belki de viritük sebebidir.. Aslında insanı meraktan heyecanlandıracak bir belirsizliğin bir “negatif figürasyon” oluşu can sıkıcı.<br />
Can sıkılıyor, canlar sıkılıyor…<br />
Dalgadan kurtulan adamın gidebileceği yere kadar dermansız ellerimle gideceğim ben. Arkadan vuran dalgalar beni sahile doğru itmese de gideceğim. Sarı benizli çıplak Amok’un göze aldığı şey zahmetine karşılık gelmezdi. O sarıhumma yürüyüşü, bir kurtuluşa gebe olmalıydı. Yoksa ölmek için o kadar çaba gerekmez.<br />
S. Zveig’ın duyguları da bu kadar “Karışık “mıydı? Aynı anda farklı duyguların karışması nasıldır? Acı ile sevinç bir arada olur. Mezuniyetini kutlarken babasını kaybeden bir öğrencide baskın duygu acı olur. Çünkü mezuniyet sevinci babasının kaybını dengeleyemez. Türk filmlerinde olur ya aynen öyle yetim bir çocuk annesini bulduğu anda babasını kaybederse bu sevinç ve acının dengesi olabilir. Nedense ikisi bir arada olunca insan kendisini daha çok acılı gösterme eğilimdedir. Ölümün ebediyen bir veda oluşu da burada etkili olabilir. Alışılagelen toplumsal temayüllerin duygularımızın arzında etkisi var. Sevinç karşısında üzülmek normal karşılanır ama üzülmek karşısında sevinç böyle algılanmaz. Böyle olmakla beraber bu durumda yine de kaybın yani acının telafisi yerine içten bir sevinç olabilir. Bir de bu tip durumlar karşısındaki insan davranışlarının az veya çok farklı olduğunu da unutmamalıyız. Sağlığında babasından zırnık görmeyen avare bir oğlun cenazedeki gözyaşları içindeki miras sevinciyle karışıktır, kim bilir? Bu hayatta daha neler var neler! En iyisi, Niyazi Mısrî’ye verelim sözü; Midilli topraklarını hâlâ bekleyen büyük gurbetçimize. Kim anlar bizi? En iyisi o bilir:</p>
<p>Vakıf-ı esrâr olup hayrân olan anlar bizi<br />
Anlamaz hayvan olan insan olan anlar bizi<br />
Halkın artık eksiğini gördüğümüz yoktur bizim<br />
Kimseye tan etmeğe hiç dilimiz yoktur bizim<br />
Lâ-mekândan gelmişiz biz ilimiz yoktur bizim<br />
Bu fenâ gülzâra asla meylimiz yoktur bizim<br />
Her seher bülbül gibi nâlân olan anlar bizi</p>
<p>Hüseyin ÖZBAY</p>
<p>haberacisi.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/kim-anlar-bizi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Serdengeçti’den Serdengeçtilere DTCF Ülkücüleri</title>
		<link>http://serdengecer.com/serdengectiden-serdengectilere-dtcf-ulkuculeri/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/serdengectiden-serdengectilere-dtcf-ulkuculeri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 17:34:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[3 mayıs türkçülük olayları]]></category>
		<category><![CDATA[dtcf ülkücüleri]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin nihal atsız]]></category>
		<category><![CDATA[serdengeçti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1745</guid>
		<description><![CDATA[26 Nisan 1944. Türkçü Atsız ile Komünist Sebahattin Ali “bir hakaret davasında” karşı karşıya gelir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://dtcfulkuculeri.com/FileUpload/ks200161/File/dtcf-1.jpg" alt="" width="160" height="164" />26 Nisan 1944. Türkçü Atsız ile Komünist Sebahattin Ali “bir hakaret davasında” karşı karşıya gelir. Atsız tarafından “kişisel bir davadan öte iki ideolojinin çarpışması” olarak adlandırılan bu duruşmaların basında ve halk nezdinde yansıması da “ideolojik çerçevede” şekillenir. Birinci duruşma ertelenir.</p>
<p>Tarih 3 Mayıs 1944. 2. Duruşmanın görüleceği o gün, Atsız’a destek veren binlerce genç Ankara’da yürüyüş düzenler. “Kahrolsun komünistler” sloganları ile şehri inleten bu gençler Türkiye’de komünizm tehlikesini ilk sezen ve buna karşı ilk kitlesel eylemi gerçekleştirenlerdir. O gün, tarihe “3 Mayıs Türkçülük olayları” olarak geçer.</p>
<p>Gençliğin “uyanık şuurundan” korkan zavallı idareciler 3 Mayıs’ı “devlete karşı bir kalkışma gibi gösterip” düzmece mahkemelerde devrin “<a href="http://serdengecer.com/tag/milliyetci/"title="milliyetçi" >milliyetçi</a>” aydınlarını ve gençlerini “Irkçılık-Turancılık” suçlaması ile tevkif edeceklerdir.</p>
<p>Tarihte eşine az rastlanır işkencelere ve daha ağırı “vatana ihanet” gibi iğrenç iftiralara maruz kalan milliyetçiler, nitekim çıkarıldıkları salonlarda uğradıkları işkencelerden daha çok atılan iftiraları dile getirmiş ve bunları şiddetle reddetmişlerdir. 3 Mayıs’ın öncesi ve sonrası tarihe “Türk’ün dik duruşu” olarak not edilmiştir. Askeri Yargıtayın “3 Mayıs milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir&#8221; şeklinde açıkladığı gerekçeli karar bir şeref madalyası olarak o günün kahramanlarını onurlandırmıştır.</p>
<p>O tarihi günün “şeref timsallerinden biri” tabiki yürüyüşte gençlik önderleri arasında yer alan Osman Zeki Yüksel’dir! Türkçülere hakaret etmesi üzerine Sebahattin Ali’nin suratına bir tokat patlatması ile parlayan Osman Yüksel, henüz Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir öğrenci iken 3 Mayıs nümayişinin başını çekmiş, gençliği komünizm tehlikesine karşı durmaya çağırmıştır.</p>
<p>O gün tevkif edildi, idam isteğiyle yargılandı. Bir süre hapis yattıktan sonra beraat etti fakat tahsil hayatına devam edemedi! Bunun üzerine devrin “komünist” Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e hitaben &#8220;Yüksek makamın alçak vekiline&#8221; diye başlayan bir yazı kaleme aldı ve bu yüzünden yeniden hapsedildi!</p>
<p>Yaşadığı haksızlıkları, memlekette zuhur eden bozuklukları dile getirmek için “Serdengeçti” adıyla bir dergi yayınlamaya başladı. Dergisiyle özdeşleşen “Osman Yüksel”, daha sonra “Serdengeçti” olarak anılmaya başlayacaktır. Kendi deyişiyle “Allah’a, Millete, Vatana koşanların dergisi” olan Serdengeçti’de başta “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ndeki” komünist yapılanmaları ve ilimden uzak faaliyetleri eleştiren yazılar kaleme aldı. Sonraları çeşitli alanlardaki bozuklukları sert bir dille eleştirdi. Osman Yüksel yazıları dolayısıyla hakkında açılan davalarla ve uygulanan baskılarla dergisini ancak 33 sayı çıkarabildi. Bir çok kez mahpus oldu ancak yolundan dönmedi, sözlerini yumuşatıp kesmedi. Bir makalesinde dediği gibi &#8220;Bu dava, ayıya dayı demeyenlerin davasıydı&#8221; ve ömrü boyunca hiç kimseye “köprüyü geçinceye kadar dayı muamelesi” yapmadı. Köprüler birçok kez yıkılsada; önüne dikilenlere “eyvallah” etmedi, tırnakları ile hayata tutundu, “serden geçti” ama davasından geçmedi&#8230;</p>
<p>İşte 3 Mayıs 1944 tarihinde Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde vücut bulan “Serdengeçti” ruhu bugün aynı fakültede “Genç Serdengeçtilerde” yaşamaya devam ediyor!</p>
<p>3 Mayıs 1944’ten bu yana Türk Milliyetçileri tarafından “göz bebekleri” gibi sakınılan, “Kutlu Otağ” olarak adlandırılan DTCF’de “Serdengeçtiler” daima var olmaya devam etmişken, diğer taraftan Atsız ve Serdengeçti tarafından çok önceleri dikkat çekilen “komünist kadroların” attığı tohumlar 1960’lı ve 1970’lı yıllarda gün yüzüne çıkmıştır. Komünizme karşı DTCF’yi savunan Ülkücüler 1980 öncesinde fakültede ihanete geçit vermemişlerdir. Tüm uyarılara rağmen göz yumulan ve DTCF’ye çöreklenen komünist “hocaların” 1990’lı yıllara geldiğimizde ortaya çıkardıkları bela “bölücü terör örgütü pkk” olacaktır. Yirmi yılı aşkın bir süredir DTCF’de gezinen bu virüs tarihler 3 Nisan 2012’yi gösterdiğinde haddinin sınırlarını epeyce aşma cüreti göstermiştir! Sabahın erken saatlerinde 300 kişi girdikleri fakültede, kantin bölümünde bulunan ve “Serdengeçtiler” tarafından muhafaza edilen “Türk Bayrağını” indirme hadsizliğini göstermişlerdir! Fakülte yönetiminin ve devlet organlarının sessiz kaldığı bu durum karşısında sessiz kalamayan ve “3 Mayıs” heyecanını yüreklerinde taşıyan “8” kahraman vatan evladı “helalleşerek” girdikleri fakültelerinde saatlerce bu 300 kişiyle mücadele etmişler ve en nihayetinde hainleri def ederek bir tarih yazmışlardır ! “Serdengeçti” ruhunun hala bedenlerinde yaşadığını kanıtlayan bu yiğitler Türk bayrağını yeniden yerine asmış, sancağı DTCF’de düşürmemişlerdir.</p>
<p>Ödüllendirilmesi gereken bu davranışları sonrasında ise ne ile mi karşılaştılar? Aynen 3 mayıs 1944 tarihinde “vatan haini komünistlere” karşı DTCF’den yürüyüşe katılan Osman Yüksel Serdengeçti gibi okuldan atıldılar, uzaklaştırıldılar! Devir değişti ama kader değişmedi! 1944’ün “komünizm” yanlısı tek parti idaresinde Türk Milliyetçililerine reva görülen haksızlık bugünkü sözde “demokratik (!) ” tek parti hükümeti döneminde de Türk Milliyetçilerine reva görülmüştür!</p>
<p>1940’lı yıllarda Atsız’ın, Serdengeçti’nin ve daha birçok aydınımızın dikkat çektiği “komünist kadrolaşma” birileri tarafından görmemezlikten gelinmeseydi 1980 öncesinin o kara günlerini belkide hiç yaşamayacak, memleketimizde Rus, Çin, Arnavut uydusu devşirilmiş beyinler yetiştirilmeyecekti. Bugün üniversitelerdeki “pkk yanlısı bölücü yapılanmaya” dikkat çekiyoruz, eğer devlet dur demez ise bugün Bayrağımıza kastedenlerin yarın çok daha büyük provakasyonlara girişmeyeceğini kim garanti edebilir?</p>
<p>Velhasılı bir kahramanlığın altını çizmeden geçemeyeceğiz ve tarihe bizde notumuzu düşeceğiz:<br />
3 Mayıs 1944’te DTCF’den “komünizme inen tokat”, 3 Nisan 2012’de DTCF’de “bölücülere, ihanete inmiştir!”</p>
<p>Dönemin Askeri Yargıtay hakiminin “3 Mayıs milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir&#8221; şekindeki ifadesinde olduğu gibi, bağımsız Türk Mahkemelerinin bugün şu kararı vermesini bekliyoruz: “3 Nisan milli bir gençliğin, milli olmayan bir gençliğe karşı tepkisinden ibarettir.&#8221;</p>
<p>“Peki o uslanmaz kan hangi bedende şimdi?” sorusunun cevabı DTCF’li Serdengeçtiler’dedir !<br />
Serdengeçti’den Serdengeçtilere, DTCF Ülkücülerine selam olsun!</p>
<p>Erhan ÖZHAN (erhanozhan38@gmail.com)</p>
<p>haberiniz.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/serdengectiden-serdengectilere-dtcf-ulkuculeri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devletle İffet Kardeştir!..</title>
		<link>http://serdengecer.com/devletle-iffet-kardestir/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/devletle-iffet-kardestir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Apr 2012 19:46:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>bozkurt</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[iffet]]></category>
		<category><![CDATA[töre]]></category>
		<category><![CDATA[türk kadını]]></category>
		<category><![CDATA[türk kızı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1742</guid>
		<description><![CDATA[Türk kadınının gözardı edilen tarihi itibarına selam&#8230; Dünya nüfusunun oluşumu ve buna bağlı olarak da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://haberiniz.com.tr/yazir53357b270.jpg" alt="" width="270" height="163" />Türk kadınının gözardı edilen tarihi itibarına selam&#8230;</p>
<p>Dünya nüfusunun oluşumu ve buna bağlı olarak da bir “Tarih”in ortaya çıkması, hiç tartışmasız insanlara ait bir meziyet olan “türeme”nin sonucudur. Türeyişin veya bunun biyolojik teminatı olan “üreme”nin nikah ve evlilik kurumu tarafından muhafaza altına alınması ise inanç ve kültürlerin etkisiyle gerçekleşir. İnsanda “mantıksal beğeni” ile “aşk” arasında çeşitli duygu yoğunlukları gösteren “karşı cinsle bir arada hayatını tamamlama arzusu,” insanın üreme konusunda diğer canlılardan daha komplike bir varlık olduğunun delillerindendir. Dolayısıyla inancın veya kültürün böylesine önemli bir sosyal alana duyarsız kalması düşünülemez.</p>
<p>Üreme konusunda insanı hayvandan ayıran ve evriminin/kemalinin derecesini gösteren en önemli faktörlerden birisi ise kadının bu konudaki ahlakının tescili anlamına gelen “iffet” duygusudur. İffet duygusunun medeni kalkınmayla bir ilgisi yoktur. Bu duygunun toplumdan topluma değişkenlik göstermesi, tarihi tecrübelerin oluşturduğu bir birikim olan “kültür”e bağlıdır.</p>
<p>İffet nedir?</p>
<p>İffet, kadının cinsel konularda ahlaka uygun davranmasıdır. Tek eşliliği savunan dinler açısından iffet, bir tür masumiyet ve günahsızlıktır. Bu yüzden de dindar toplumlarda kadının diğer günahlara olan mesafesi, iffeti için bir karine olarak algılanmaktadır. Ancak, bu yaklaşım, iffet konusundaki kesin hükümler için yeterince sağlıklı değildir. Mesela alkol müptelası veya hırsız bir kadının iffetli olabileceğini, sıradan bir dindara kabul ettirmek güçtür. Ancak, dedikoducu, gıybete düşkün veya zalim ama tesettürlü bir kadının iffetlilik iddiasında bulunmasına kimsenin itirazı yoktur. Yine başı açık ve beş vakit namaz kılan bir iffetli kadın ile başı kapalı ama sık sık partner değiştiren ve imam nikahının niyet kısmında fazla istikrar gösteremeyen bir kadın arasında dindar toplumun adaletli hükümler verebilmesi neredeyse imkansızdır. Bunun nedeni, eğitimsiz bir toplumda günah öncelikleri sıralaması açısından çelişkilerin bulunmasıdır. Toplumu incelerken şunu fark ederiz ki; gıybet yapmanın veya insana zulmetmenin, başını açmaktan, saçını göstermekten yüzlerce kat daha büyük bir günah olduğu topluma yeterince iyi anlatılmamıştır.</p>
<p>Türk kadını, İslam’la tanışmadan önce de iffetliydi. Başı açıkken de iffetlidir, başı kapalıyken de iffetlidir. Tam tersine savaşmadığı veya zorlu bir işi olmadığı zamanlarda Türk erkeği, Türk kadınının tarihi iffetini, milli, komünal veya ahlakçı bir idealizmle koruma konusunda isteksizdir. Bunun gerekçelerini aşağıda açıklayacağız.</p>
<p>Türk’e has iffet ve gerekçeleri</p>
<p>İffeti, sosyal ve bireysel olarak ikiye ayırmak mümkündür. Türk toplumu gibi kültürel çevre etkisi, bireysel entellektüel gelişimden fazla olan toplumlarda, iffetli davranışı, manevi yaptırımlarla güçlendiren sosyal normlar, bireysel iffetin seçilmesini, gözlemlenmesini zorlaştırabilir. Yani bir genç kızın kendi iradesiyle mi yoksa mahalle baskısıyla mı iffetli davrandığını kestirmek güçtür. Batıda ise farklı kültürel arkaplandan dolayı iffet, giderek bireyselleşmiş ve sağlık, itibar, iş güvenliği, psikolojik istikrar gibi medeni kaygıların ardına gizlenmiştir. Yani batıda bir kadının tek eşliliğe yönelmesinin iffet duygusuyla mı, yoksa aids kaygısıyla mı olduğunu anlamak imkansız, dolayısıyla da sorgulamak anlamsızdır. Batıda iffet, yüzyıllarca sadece soylular için sınıfsal bir beceri, köleler için ise korunması neredeyse imkansız bir ayrıcalık olmuştur.</p>
<p>Yerleşik tarım ve ticaret medeniyetlerinden farklı olarak kölelikten uzak yaşayan Türkler, kadındaki iffeti, sınıfsal bir ayrıcalık veya lüzumsuz bir ayak bağı olarak değil, ilin ve töreli toplumun güvencesi olarak algılamışlar ve iffetle temin edilen cinsler arası birleşmeyi yani evliliği, karmaşık merasimlerle taçlandırmışlardır. Böylece yüceltilen iffet duygusu, kadının şanlı zaferlere sağladığı bir katkı olarak Türk kadınının onuru olmuştur. Türk erkeği de kadınının onuru için savaşmayı, yani esir olmamayı şiar edinerek baskın yeyip de esir olmaktansa obasıyla oymağıyla atına binip, uzaklaşmayı tercih etmiştir. Bu geleneğin dışına çıkarak ilk yerleşik kale savunmasını yapan ve Çinliler tarafından kuşatılan Çiçi Yabgu’nun saldırıya geçmeden önce kadınları ve çocukları oklatmasının sebebi, iffete saygı konusundaki geleneksel hassasiyettir.</p>
<p>Türk Milletinin şanlı tüluğundan binlerce yıl sonra ve anayurdundan 6000 km uzakta güçlü bir millet olarak yaşamasındaki en önemli faktörün “Türk kadınının yüksek erdemi” olduğuna inanmış Ülkücü tarihçilerin bugün bu nazik konuyu derinlemesine incelemesinin ve Türk kadınının itibarını, saygıyla teslim etmesinin zamanının geldiğine inanıyorum.</p>
<p>İnsanlık tarihi, üremeye bağlı gelişmiştir</p>
<p>Üremenin tarihsel değer kazanabilmesi için karşı cinsler arasında düzgün bir ilişkinin kurulması gerekir. Evlenme, nikah ve düğün merasimlerinin Antropolojinin önemli ilgi alanlarından biri olmasının nedeni, üreme sistematiğinin toplumdan topluma farklı kurgulanmış olmasıdır. Düğün merasimleri, bir toplumun adeta kültür künyesidir ve onu diğer toplumlardan ayırır. Hatta bu konu o kadar ehemmiyetlidir ki; iki köyün gelin alma adetleri bile birbirinden farklı olabilir. Türk toplumunda bunun nedeni, acı tecrübelerden veya yararı görülen uygulamalardan dolayı bir tür “sosyal çeşitleme”nin hayata geçirilmiş olmasıdır. Türklerde “kına gecesi” merasimi, köyden köye değişebilir; değişmeyen tek olgu, nikaha, düğüne ve aileye verilen değerdir.</p>
<p>Bilge Kağan’ın ifadesinde karşımıza çıkan “il sahibi ve töreli bir toplum” olmanın yolu, çocukların belli bir sistem içinde ebeveyne ait bir kültürle büyütüldüğü “aile”nin varlığından geçmektedir. Aile ne kadar güçlü olursa kültürün ve nüfusla elde edilen siyasi gücün, sonraki nesillere aktarılma ihtimali de o kadar yüksek olmaktadır.</p>
<p>Sosyal tarihte erkek ve kadın</p>
<p>Tarih boyunca “evlenme”de aktif rol -Amazonlar hariç- yani yaradılışa uygun davranan toplumlarda erkeğe düştüğü için, erkekte zaman içinde doğal vücut kimyası tarafından da desteklenen bir “cinsel aktivizm” kültürü meydana gelmiştir. Bu yüzden pek çok canlı türünde olduğu gibi insanda da  erkeğin eşini arayıp bulurken çeşitli yol hataları yapması ihtimali, “kısmetini bekleyen” kadına göre daha fazladır.</p>
<p>Erkek, bu eylemci rolünü oynarken, “Töreli toplum” sistematiği içinde yani, obanın kültür yaptırımı veya daha güncel bir ifadeyle “mahalle baskısı” altında bulunurken ahlaksız bir cinsel arayış içine girme ihtimali zayıftır. Ancak siyasi çöküş, töresiz, adaletsiz toplum ve savaş hallerinde erkeğin cinsel ahlak kaygıları birden azalmakta ve hatta saldırgan bir dürtü haline gelebilmektedir. Savaşlar ve işgallerle birlikte günümüzde bile “tecavüz”ün gündeme gelmesinin nedeni budur. (Bkz. 1919 Yunan İşgali, 1992 Bosna, 2002 Irak&#8230;)</p>
<p>Türk erkeği savaşlarda önceleri töre ve geleneksel Türk savaş disiplini, sonra da İslami vicdan duyguları bakımından diğer savaşçılara göre daha makul bir ahlaki performans sergilemiştir. Ancak bu kültürün temelinde erkeğin zaptedilmiş dürtülerinden çok Türk kadınının töreyle beslenen doğal kimyasının bir tezahürü olan “iffet duygusu” yer alır.</p>
<p>Töreye göre Orta Asya’daki evlenme şartlarının en yaygın olanı, atlı Türk gencinin, evlenmeye talip olması halinde yine at binen maşukunu atıyla kovalayarak yakalamasıdır. Tek şart bu kovalama ve yakalama olmasa bile, asgari şart budur. Yani bir kızı atıyla yakalayacak kadar yiğit olmayan bir delikanlının o kızı hanım olarak kendisine yar etme ihtimali yoktu. Türk Töresi, böylece erkeği yiğitliğe davet ettiği gibi, genç kıza da hafif meşreplikten uzak bir “binici” kimliği kazandırıyordu. Erinin yiğitliğini daha evlenmeden önce sınama itibarına sahip olan bir kızın bu itibarını erken bir yasak ilişkiyle yitirmesi, sosyal bir intihar hükmünde olmalıydı.</p>
<p>Kölelik tatmamış, cinsel istismardan uzak, ailesinden getirdiği kalınıyla (çeyiz niyetine getirilen küçük ve çeşitli bir hayvan sürüsü) kendisini onurlu ve güvencede hisseden Türk kadınının bu makamı cinsel ihtiyaçlar için terk etmesi, bir tür itibarsızlık olacağından Türk kızı daima iffetli ve terbiyeli kalmalıydı. İdeolojilerle veya sapkın inançlarla dejenere edilmemiş benzer toplumlarda da kadının doğuştan getirdiği iffet duygusunun korunduğunu kabul edebiliriz. Ancak 16 büyük imparatorluk kurmuş, cihanşumül bir millete ait olan Türk tarihinin kadına yüklediği sorumluluk, bu özelliği taşımayan toplumlara göre tabii ki daha fazladır.</p>
<p>Bizim özel tarihimizden ortaya çıkan sosyolojik sonucu, madde madde özetlersek:</p>
<p>1-  Türk kadınında, orta asyada at sırtında gezerken törenin gücüyle de tahkim edilen iffet duygu yoğunluğu, yurt değiştirme dönemleri de dahil, tarih boyunca nikah kurumunu ve aile yapısını güçlü kılmıştır.<br />
2-  Bu konuda Hristiyanlık öncesinde dükkanında çiftleşebilen Ruslarla veya dere kenarında topluca çiftleşen Aryanlarla mukayese edildiğinde bir nikah ritüelleri zengini olan Türk kültürü, derhal farkını gösterecektir. Bu farkın kaynağı “iffet”tir.<br />
3-  Eğer kadının iffeti olmasaydı, “cinsel etkin” erkek, evlenmeden de cinsel ihtiyaçlarını giderebileceği için aile kurumu böylesine güçlenemezdi.<br />
4-  Aile kurumunun güçlü olması, dinamik askeri disiplinin korunmasında etkili olmuştur.<br />
5-  Aile kurumu, siyasi otoritenin koruduğu “güneş tuğumuz, gök otağımız olsun” idealinin kültürleşmesi ve kalıcı olmasını sağlamıştır.<br />
6-  Sağlıklı ve disipline yatkın gençleri olmayan bir millet, güçlü ordular kurarak bu tarihi yapamaz, bu imparatorlukları kuramazdı.<br />
7-  Öyleyse Türk tarihinde “devlet”le “iffet” arasında büyük bir korelasyonun varlığını kimse inkar edemeyecektir.</p>
<p>Aslında bakarsanız büyük <a href="http://serdengecer.com/tag/milliyetci/"title="milliyetçi" >milliyetçi</a>ler tarafından bile, sloganik olarak da olsa mantıklı sebebi bulunamamış “Türk yüceliğinin” temelinde, tarihsel nedenlerle kadınımızda diğer toplumlara göre daha iyi korunmuş olan “iffet” duygusu yatmaktadır.</p>
<p>Kadında iffet duygusu doğuştandır. İnsan İslam fıtratı üzerine yaratıldığına göre bunun tersini, yani iffetin bir günahkar adayına, sonradan eğitim yoluyla kazandırıldığını iddia etmek mümkün değildir. Kadının iffetini ve itibarını kaybetmesi, en erken bulüğ çağında gerçekleşebilir. Bu ihtimal, daha önce bu çağdan geçmiş büyüklerin oluşturduğu çevre faktörüyle artar veya azalır. Yani sağlıklı bir genç kızın iffetli olmaması için,</p>
<p>a)  Bir erkek tarafından gaflete düşürülmesi ve iffetli yaşamdan umudunu kesecek duruma gelmesi,<br />
b)  Bir arkadaş veya kadın tarafından iffetli yaşamdan uzaklaştırılması,<br />
c)  İdeolojik bir sıçrama, gelenek ve kültürü reddeden bir zihinsel çalkantı yaşaması gerekir.</p>
<p>Burada her ne kadar üç farklı sebep varmış gibi görünüyorsa da aslında kadına iffetini kaybettiren faktörleri önce tek maddeye, sonra da tek kelimeye indirgeyebilirsek karşımıza tanıdık bir kelime çıkacaktır: “Erkek&#8230;”</p>
<p>Özellikle günümüzde iffet duygusunun erozyona uğramasının müsebbibi, toplumu dizayn eden erkeklerdir. Diğer toplumlarda erkek, Türk toplumuna göre çok daha fazla hücumkar ve kadını aşağılayıcı bir cinsel tahripkarlık içinde olabilmiştir. Türk toplumunda ise hem töre hem de din, kadının iffetini koruması hususunda erkeği dizginlemek suretiyle olumlu etki yapmıştır. Ancak, Türk kadını, yukarıda belirttiğimiz üstün vasıflarına eklenen bütün ailevi meziyetlerine ve fedakarlıklarına rağmen toplumda hak ettiği makamı elde edememiş ve zamanla kaba kuvvete mağlup edilmiştir.</p>
<p>Gerçek İslam, Hıristiyan hurafeleri ve günümüzde kadın</p>
<p>Kur’anda insanın “cennetten kovulma” hadisesi öyle bilindiği gibi asla kadına mal edilmiş değildir. Bütün bu yaşadığımız dünya macerasına neden olan tenzilin sorumluluğu her iki cinde eşit olarak paylaştırılmıştır. Oysa Hıristiyan kültüründen yapılan tercümeler ve doğu dünyasındaki işbirlikçi yorumlar nedeniyle en feminen kadınlarımızda bile bu konuda sağlam bir bilinç görmek neredeyse imkansızdır. Halkımızın çoğunluğu, cesitli tarihi romanları okuyup anlayabildiği ve fakat Kur’an’ı sadece ibadet maksadıyla okuduğu için olsa gerek bu gerçeği öğrenmek yerine Hurafeye itibar etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>İşte konuya dair en net bilgileri kapsayan Araf Suresinin 22. Ayeti:</p>
<p>“<a href="http://www.facebook.com/KURANgentr" target="_blank">Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, ‘Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?’ diye seslendi.” </a>(Araf/22)</p>
<p>Yani ne şeytan Havva anamıza doğru ağzında elmayla yaklaştı, ne Havva Adem’i kandırdı ne de elma boğazına takıldı. O Pamuk prenses masalından bu tarafa karışmış olmalı, çünkü ortada elma filan da yok. “Yasak ağaç” var. Belki de ilk insan ailesi, bedensiz uçarken, yasak ve “bedenlenme” ihtimali olduğu halde Samanyolu galaksisine girmiştir. Çünkü İslami terminolojide uzaydaki galaksilere de “ağaç” denildiğinden haberdarız.</p>
<p>Tevrat ve İncille şekillenen batı kültüründe kadın, cennetten kovulmanın biricik sorumlusudur. Şeytan önce kadını kandırmıştır. Böylece cinsel fonksiyonlar hasıl olmuş ve kadın doğurmak zorunda kalmıştır. Üreme böylece başladığına göre doğum sancıları, kadına tanrının bir laneti, regl ise bu lanetin peryodik göstergesidir. Bu nedenle inanışa göre, dünyaya gelen çocuk, ebedi günahın meyvesi, papazlar da “yıkayıcı”dır. Vaftiz edilmeyen, papazlar tarafından kutsanmayan insan yavrusunun şeytanın emrinde yaşamaya devam edeceği, dolayısıyla yıkanmamış kafirlerle (Mesela Müslümanlarla) savaşmanın melekçe bir görev olduğu kabul edilmiştir. Engizisyon da, Haçlı seferleri de bu bilince dayanır.</p>
<p>Hıristiyan Avrupa’da Feodalite döneminde köle kadınların kendi eşleriyle girecekleri gerdekten önce “senyör hakkı” adı altında soylulara sunulması da günümüzde pornografi malzemesi üretme konusunda Avrupa ve Amerika’nın bu denli bereketli olması da hep aynı tarihten ve anlayıştan kaynaklanmıştır. Avrupa’nın şuuraltındaki kadın, erkeğe göre daha değersizdir. Bu yüzden Avrupa kadını son yüzyıllar içinde gelişen demokrasiden ve insan haklarından olabildiğince yararlanabilmektedir.</p>
<p>Türk toplumunda ise kadın, iffetini koruduğu oranda kültürün taşıyıcısı, yani “millet” kavramının muhafızıdır. Bu durumda milli varlığımızın, siyasi mevcudiyetimizin, gururla dalgalanan bayrağımızın üzerindeki en büyük pay, hiç şüphesiz kadınlarımızındır.</p>
<p>Üzülmemiz gereken bir husus sadece İslam dini, kainatın sırlarıyla ilgili bir çok hurafeyi temizlediği halde; nedense “kadın” konusundaki adaletsiz hurafeler, bir türlü toplum hafızasından silinememiş ve kadına yönelik “eksik etek!,” “saçı uzun aklı kısa&#8230;” gibi bir çok “gayri-İslami” tanımlama Müslüman bir toplumda yaşatılabilmiştir.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Savaşçı ve idealist Türk kimliği, özgür ve demokrat bir medeniyet parçasına tahvil edilirken kadınımızdaki iffet duygusuyla da oynandığına dair derin kaygılar taşıyoruz. İyi bilinmelidir ki; “Türk kültüründe devletle iffet kardeştir. İffet giderse devlet de gider.”</p>
<p>İffet duygusu, kadına itibar, erkeğe devlet kazandıran bir olgunluktur. Tarihimizdeki başarılarımızı, mektebe daima “yakası kolalı,” cepheye daima “kafası kınalı” evlat gönderen annelerimize yani kadınımıza borçluyuz.</p>
<p>Başarısızlıkların sorumluluğu ise bizimdir; yani gâh bir kemiğin ardında saatlerce yol alan köpekler gibi iffetsizliği kovalayan, gah milli kültüre aykırı ideolojilerin peşinde devletsizliğe doğru yürüyen, erkeklerindir.</p>
<p>Şükrü ALNIAÇIK</p>
<p>haberiniz.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/devletle-iffet-kardestir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

