<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ülkücü &#124; Türk Milliyetçiliği Sözleri</title>
	<atom:link href="http://serdengecer.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://serdengecer.com</link>
	<description>Ülkücü &#124; Türk Milliyetçiliği Fikir Blogu</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 06:44:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Lekesiz Bayraklar&#8230;</title>
		<link>http://serdengecer.com/lekesiz-bayraklar/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/lekesiz-bayraklar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2012 06:44:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[başbuğ sözleri]]></category>
		<category><![CDATA[başbuğ yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[türk milliyetçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücüler]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1483</guid>
		<description><![CDATA[Alparslan Türkeş’in, kavga devrindeki etkili salon konuşmalarını süsleyen bu cümlenin ilk bölümü, bundan 40 yıl kadar önce binlerce genci bir anda coşturmaya yetiyordu. Salona sığmayan Ülkücü yüzbinler de Türk milletinin en önemli kutsallarından biri olan Türk bayrağına benzetilmekten memnundu, gururluydu. Cümlenin ikinci bölümü ise uyarı amaçlıydı ve Başbuğ, bu lekesiz Bozkurtlarına bayrak gibi istikrarla dalgalanmayı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="başbuğlar ölmez" src="http://img1.loadtr.com/b-311246-ba%C5%9Fbu%C4%9F.jpg" alt="" width="200" height="200" />Alparslan Türkeş’in, kavga devrindeki etkili salon konuşmalarını süsleyen bu cümlenin ilk bölümü, bundan 40 yıl kadar önce binlerce genci bir anda coşturmaya yetiyordu. Salona sığmayan <em><strong>Ülkücü</strong></em> yüzbinler de Türk milletinin en önemli kutsallarından biri olan Türk bayrağına benzetilmekten memnundu, gururluydu. Cümlenin ikinci bölümü ise uyarı amaçlıydı ve Başbuğ, bu lekesiz Bozkurtlarına bayrak gibi istikrarla dalgalanmayı, hep yükseklerde kalmayı telkin ediyordu.</p>
<p><strong>Ülkücüler</strong>, o günden bugüne asimetrik bir psikolojik savaşın mağdur tarafı oldular. Çünkü bu savaş,<strong> Ülkücüler</strong>in en zayıf oldukları alanlarda, en acemisi oldukları silahlarla yürütülmüştü. Bu alan, basın yayın ve medya alanı, silahlar ise kalem, kağıt, klavye ve ekrandı.<span id="more-1483"></span></p>
<p>Önce 12 Eylül askeri rejimi,<strong> Ülkücüler</strong>i itibarsızlaştımak için onlara devlet düşmanı muamelesi yaptı. Vatan hainlerinin bile hak etmediği işkencelerden geçirdi, alelacele yargıladı ve idam etti. Bir <em><strong>Ülkücü</strong></em>nün idamıyla bin<em><strong> Ülkücü</strong></em>nünü idamı arasında bir fark yoktu. Darağacında sallanan, aslında <em><strong><a href="http://serdengecer.com"title="türk milliyetçiliği" >Türk Milliyetçiliği</a></strong></em>ydi.</p>
<p><strong>Ülkücüler</strong>i, devrimcilerden farklı kılan, sadece vatan, millet, devlet, bayrak, anayasa ve rejim konularında devletin çelik çekirdeğiyle barışık olan duruşları değildi. <strong>Ülkücüler</strong>, materyalist devrimcilerden farklı olarak ileri derecede maneviyatçıydı. Bu yüzden kendilerini devletten, halktan ve dünyadan alacaklı görmek gibi bir devrimci tutum içine girmediler, işkencelere ve ölümlere devrimciler gibi ağıtlar yakarak beşeri sempati kazanmaya çalışmadılar. Madalya ve minnet arayışı içinde olmadılar.</p>
<p>Şehadet ve onu takip eden uhrevi mertebelerin dünyevi ödül veya intikam talepleriyle lekelenmesi ihtimali, onları içine kapattı. Allah’ın rızası yeterliydi. Bu yüzden kendilerini kimseye anlatmadılar. Son cinnet yıllarına kadar, politik bir karşılık almak için bile 70’li yıllardaki o fedakarlık günlerini kimsenin başına kakmadılar.</p>
<p><strong>Ülkücüler</strong>de bu yüzden devrimcilerdeki gibi propaganda ve intikam duygusuna bindirilmiş müzik, sinema, ve devrimci intikamcılık zemininde yürütülen bir basın yayın faaliyeti görülmedi. Türk töresine uygun olarak kahramanlıklarını yaptılar ve yürüyüp gittiler.</p>
<p>O lekesiz bayraklar, sonra acılarını kalplerine gömerek çoluğa-çocuğa karıştılar. Buna rağmen veya belki de bu yüzden meydanı boş bulan ideolojik düşmanlar, yıllar içinde Ülkücülerin gerçek imajına büyük bir karartma uyguladılar. Eğitimsiz ve nevzuhur<em><strong> Ülkücüler</strong></em>in de “<strong>çakal</strong>” veya “<strong>kolpacı</strong>” fotoğraflar vererek katkıda bulundukları bu karartma sonucunda ortaya çıkan <em><strong>Ülkücü</strong></em> karikatürünün o “<strong>lekesiz bayrak</strong>” la uzaktan yakından ilgisi yoktu.</p>
<p>Başbuğ, manevi sonuçlar elde etmek için maddi fedakarlık yapmak konusunda ısrarlıydı:</p>
<p>“<strong>Millete hizmet yolunda başarı, şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden feragattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti&#8217;nin büyüklüğü böyle yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yükselteceksiniz. </strong></p>
<p>Alparslan Türkeş, bu sözleriyle de “<strong>Allah rızası</strong>”nın yanına “<strong>millete hizmet için kendini feda etmek</strong>” gibi yeni bir manevi değer ihdas ederek, Ülkücülerin dünya menfaatlerinden bir adım daha uzaklaşmasını onaylıyordu. Millete hizmet ideali, Allah’ın rızasına göre hiç şüphesiz dünyevi karşılıkları da olan, nispeten siyasi bir hedefti. Halkımız, milletin yükselmesi için kendisini feda eden gençlerin değerini anladığında bu adanmışlığın, siyasi sonuç vermesi mümkündü.</p>
<p>Böylece dervişane bir siyasi terbiye alan Ülkücüler, kendi aralarında adeta uhrevi bir “<strong>adanmışlık cemaati</strong>” gibi tanışır ve bilişirken, dışarıdaki maddeci dünya erleri tarafından geliştirilen Ülkücü imajı yüzünden büyük haksızlığa uğradılar. Ülkücüler uzun yıllar “<strong>Ülkücüyüm</strong>” veya “<strong>MHP’liyim</strong>” demekten çekinir oldular. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Bu yüzden de bu cümleye itiraz edenler çıkabilir; ancak 1980’den sonra Ülkücülerin göğsünü gere gere “<strong>MHP’liyim</strong>,” “<strong>Ülkücüyüm</strong>” diyebildiği yıllar neredeyse Başbuğ’un son yıllarıdır. Yani 12 Eylül öncesinde zaten ateşten bir gömlek olan MHP’li olmak, 80’den sonraki 15 yıl boyunca kitle partilerinin popüler seçmenlerine oranla bir marjinallik ifadesiydi. Herkes “<strong>Fener’liyim</strong>,” “<strong>Cimbom’luyum</strong>” derken “<strong>Eeee.. ben de Kayseri Erciyesspor’u tutuyorum</strong>” demek gibi bir şeydi. Bunun ilk sebebi, şüphesiz, MHP’nin popülizme karşı, “<strong>Başbuğ refleksleriyle</strong>” direnen bir ideoloji partisi olmasıydı.</p>
<p>Aslına bakarsanız, MHP’li olmanın en popüler imaj olduğu, adeta inatçı bir kahramanlık olarak algılandığı onurlu bir dönemi yaşıyoruz. Bunda hiç şüphesiz, MHP’nin Başbuğ’un son yıllarındaki kitleye açılma politikasına ehliyetle halef olan Devlet Bahçeli beyefendiliğinin büyük rolü vardır. En büyük şeref ise ihale ve istihdam menfaatçiliğine, yani “<strong>ferden satılmaya</strong>” karşı sürdürülen 10 yıllık direnişten gelmektedir.</p>
<p><strong>Bazı Lekelenme Örnekleri</strong></p>
<p>Cumhuriyet tarihinin bu en uzun 10 yılında, Ülkücülere bazı kitlesel hastalıklar hiç bulaşmamış da değildir. Son yıllarda konjonktürü okuyarak safları sıklaştırmak yerine, “<strong>AKP malı götürüyor, bize bir şey kalmıyor</strong>” gibi bir vesveseye kapılanların sesini yükselttiğine bile şahit olabiliyoruz. Bu kadar pespaye bir amaçla olmasa da MHP’ye kan kaybettiren bazı düşünsel Ülkücü rahatsızlıklarını şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>“Bayrağı Lekelemeyin, Kirletmeyin”e rağmen&#8230; </strong></p>
<p><strong>A-  </strong><strong>Ülkücü Harekette Düşünce Lekeleri</strong><br />
<strong>1-  </strong><strong>“Halk”la “Millet”i birbirine karıştıranlar:</strong><br />
Halk, otuz kırk yılda bir değişen bir insan topluluğu fotoğrafıdır. Millet ise uzun metrajlı ve baki olması için tüm varlığımızla figüre ettiğimiz bir dizi filmdir. Halktan oy almak ve iktidarda kalmak için milletin binlerce yıllık birikimlerini heder etmeye yani AKP’ye özenenler, kendilerini bir ideolojik sapmanın içinde bulurlar.<br />
<strong>2-  </strong><strong>“Dindarın oyu” ile “Allah’ın rızası”nı birbirine karıştıranlar:</strong><br />
“Allah’ın rızası için çalışan bizdik; dindar oylar başkasına gitti!..” Bu muhakemeden, “AKP’den daha fazla dindar olursak, dindarların oyunu daha fazla alırız” fikri doğdu. Bu Ülkücüler, MHP’nin kendi çizgilerine gelmemesi üzerine de ya AKP’ye gittiler, ya BBP’ye katıldılar, ya da parti içi muhalefet bayrağını açtılar.<br />
<strong>3-  </strong><strong>Jakoben Kemalistler gibi millete olan güvenini yitirenler:</strong><br />
“Hangi millete hizmet edeceğiz,<strong> % 50’si AKP’li, % 25’i CHP’li % 7’si BDP’li </strong>millete mi?” sorusu bazı Ülkücülerin, “<strong>millete hizmet</strong>” ve “<strong>Allah rızası</strong>” orucunu bozmaya kadar vardırmıştır. Bütün Türk Tarihine şamil olan “<strong>millete hizmet</strong>” anlayışının öfkeyle terk edilmesi bayrağın yere düşmesi anlamına gelirdi.</p>
<p><strong>B-  </strong><strong>Ülkücü Harekette Soldan Lekelenme</strong><br />
<strong>4-  </strong><strong>İmama kızıp oruç bozanlar:</strong><br />
“% 100 Müslüman olanlar, din ve ahlak konusunda bu kadar toleranslıysa yani “hepimiz ermeniyiz” çığlığına ve teröriste bu kadar fırsat vermek Müslümanlıksa ben Müslüman değilim” düz mantığı ile bazı Ülkücüler, daha fazla Türkçülük merakı içine girebildiler. “Ulusalcı Ülkücülük!” böyle bir şeydi.<br />
<strong>5-  </strong><strong>Ulusalcıların büyüsüne kapılarak edebini yitirenler:</strong><br />
Rejim endişesi taşıyan bazı tembel Kemalistler, cazibelerini kullanarak bizim bazı “<strong>Tarkanları</strong>” büyülemeyi, başardılar. Böylece 40 yıllık “<strong>Fethulla Hoca</strong>” birden “<strong>fettoş</strong>” oluverdi ve “<strong>sağın bütün değerlerine karşı</strong>” sol söylemli saldırı başlatan bir Ülkücü tipi daha ortaya çıktı. Bu da ahlaki bir kirlenmedir.<br />
<strong>6-  </strong><strong>Türkçü Sol veya gölge Bektaşilik merakı içine girenler: </strong><br />
Bazıları ise Marksist ve Nurcu Kürtlere asabiyetle düşman olunca geriye pek bir şey kalmadığından bir Alevi-Bektaşi sempatizanlığı içine girdiler. Cemaat ve AKP etkinliğine tepki gösteren bu asabi, iletişim çağı Ülkücüsü, ifratıyla, kendi mezhebinin bin yılıyla on yıllık bir zaman dilimini apansız dengelemiş oldu.</p>
<p><strong>C-  </strong><strong>Ülkücü Harekette Sağdan Lekelenme</strong><br />
<strong>7-  </strong><strong>Pasif ve MHP’yi kerhen destekleyen küskünler:</strong><br />
AKP’nin yerinde MHP olabilirmiş ve aynı rolü üstlenebilir, Atlantik rüzgarlarını yelkenine doldurarak Turan’a veya İslam dünyasının huzuruna doğru yol alabilirmiş gibi düşünerek, AKP karşısındaki göreceli başarısızlık nedeniyle partisine küsen Ülküdaşlarımız da oldu. Bu yaklaşım, Bayrağa leke davet etmekten farksızdı.<br />
<strong>8-  </strong><strong>Bayrağını alıp kaçanlar:</strong><br />
Davanın öz terminolojisine, Türk <a href="http://serdengecer.com/tag/milliyetci/"title="milliyetçi" >Milliyetçi</a>liği Fikir Sistemi’nin ilim metoduna, yabancı olanlar, ANAP’ta veya DYP’de olduğu gibi AKP’de de Ülkücülük bayrağını taşıyabileceklerini sandılar ve bu partiye kimlikleriyle birlikte iltica ettiler. Bu arkadaşlar, ceplerinde bayraklarıyla gittikleri ideoloji bataklığında gömülüp kaldılar.<br />
<strong>9-  </strong><strong>Bayrağını bırakıp kaçanlar</strong>:<br />
Bazı arkadaşlar, zaman zaman AKP tarafından “<strong>Eski Ülkücü</strong>” diye vitrine çıkarılma görevine karşılık çeşmeler akarken testilerini doldurmaya yöneldiler. Tam seçim zamanı kıt kanaat barajı geçen MHP’yi arkasındaki % 50’yle beraber hançerleyen, bu Ülkücülere artık Ülkücü demek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Başbuğun şu sözleri, samimi Ülkücülerin kulaklarında çınlamaya devam edecek:</p>
<p>“<strong>Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen, şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır</strong>.”<strong> </strong></p>
<p>Düşman, safımıza hergün dalsa da,<br />
Bir kaç kardeşimizi esir alsa da,<br />
Bir ikisi düşmana uşak olsa da;</p>
<p><strong>Bu lekesiz bayrak dalgalanacak!..</strong></p>
<p>Şükrü Alnıaçık</p>
<p>Haberiniz.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/lekesiz-bayraklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eyvah, dindar nesiller yetiştirilecekmiş!..</title>
		<link>http://serdengecer.com/eyvah-dindar-nesiller-yetistirilecekmis/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/eyvah-dindar-nesiller-yetistirilecekmis/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 21:00:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulkucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[başbakan]]></category>
		<category><![CDATA[cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[dindar]]></category>
		<category><![CDATA[dindar nesil]]></category>
		<category><![CDATA[recep tayyip erdoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1481</guid>
		<description><![CDATA[Liseye giden oğluma Başbakan’ın bu sözlerini söylediğimde güldü,  “bekle” dedi ve hemen bilgisayarından bir şarkı açtı bana cevap olarak: Pink Floyd’un o unutulmaz şarkısıydı bu: “We don’t need no education”(eğitime ihtiyacımız yok). Başbakanın ağzından söylenmiş bir söz bu. İyi tarafı, bundan on yıl evvel bir başbakan bu cümleyi kursaydı, çok farkı tahminlerde bulunacağımız şiddette deprem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://images.beyazgazete.com/haber/2012/2/6/20120206_basbakan-erdogan-konusuyor.jpg" alt="" width="236" height="207" />Liseye giden oğluma Başbakan’ın bu sözlerini söylediğimde güldü,  <strong>“bekle”</strong> dedi ve hemen bilgisayarından bir şarkı açtı bana cevap olarak:</p>
<p>Pink Floyd’un o unutulmaz şarkısıydı bu: <strong>“We don’t need no education”</strong>(eğitime ihtiyacımız yok).</p>
<p>Başbakanın ağzından söylenmiş bir söz bu. İyi tarafı, bundan on yıl evvel bir başbakan bu cümleyi kursaydı, çok farkı tahminlerde bulunacağımız şiddette deprem olurdu ülkede.<span id="more-1481"></span></p>
<p>Oysa şimdi, <strong>“Liberal ve demokratik devlet insanları böyle biçimlendirmez”</strong> gibisinden,  uslûbuna, dozuna ince ayar verilmiş birkaç kibar liberal tepkinin hâricinde tepki yok.. Bir de müşterek bir tavsiye var: <strong>“Bu işi zaten sivil toplum örgütleri(yani cemaatler) yapıyor/yapmalı” </strong>deniyor.</p>
<p>Bu tam bir <strong>“toplum mühendisliği”</strong>.</p>
<p><strong>“Toplum mühendisliği”</strong> kavramı 28 Şubat Döneminde düştü literatürümüze&#8230; Cumhuriyetin kurucu ideolojisi aslında. Biçimlendirilmiş yeni nesiller yaratmak. Bunun adı zaman zaman çağdaş, laik, modern, seküler, batılı, ilerici, devrimci, aydınlanmış versiyonlarıyle Türkiye’nin gelecek umudu hâline getirilmiş prototip çalışmaları.</p>
<p>Yeni cumhuriyetin yeni insan tipi ihtiyacının şekilden şekile girmiş idealize insan tipleri.</p>
<p>Başarılı olsaydı eğer böyle bir insan üretme ameliyesi, bugün bu ülkede dindar insan kalmaması gerekirdi.</p>
<p>Başarılı olsaydı eğer böyle bir insan üretme ameliyesi, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın bir 28 Şubat konserinde icrâ edilen Beethoven’ın 9. Senfonisi’nden sonra kürüyse çıkarak, <strong>“İşte çağdaş Türkiye”</strong> diye bağırması etkisini gösterir ve ülke baştan aşağı klasik müzik konserleri ve dinleyicileriyle lebâ leb dolardı, kaldı ki Demirel’in o sözlerle muhatabı halk değil, 28 Şubat’ın hastalıklı generalleriydi, Demirel 8. kez gitmekten dolayı duyduğu korkudan onlara kompliman yapıyordu, halkta bir karşılığı olmadığını gayet de iyi biliyordu.</p>
<p>Başarılı olsaydı eğer böyle bir insan üretme ameliyesi, Çankaya ve Nişantaşı’yla sınırlı kalan Fötr şapkalı erkekler popülasyonu yurda yayılırdı.</p>
<p>Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama bir o kadar da lüzumsuz aynı zamanda.</p>
<p>Netice şu; toplum mühendisliğinin sonu hep hüsran..</p>
<p>Gerçekten de toplum mühendisliğine en iyi cevaplardan birisi, Pink Floyd’un <strong>“We don’t need no education”</strong> şarkısı. 1980’li yıllarda Ankara Akün Sinemasında animasyon filmini izlemiştik, öğrenciler bir bant üzerinde kıyma makinasına atılıyordu.</p>
<p>* * * *</p>
<p>Gelelim dindar nesillerin yetiştirilmesine.</p>
<p>Başbakan bunu nasıl yapacağını/yapacaklarını açıklamadı aslında, bu konuyla alâkalı bir fikrimiz yok. Bildiğimiz bir şey var, o da konunun çok hassas olduğu. Nasıl yapacaklarını fazlasıyla merak ediyorum doğrusu.</p>
<p>Nasıl bir din ve dindarlık anlayışı acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir Allah telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir Peygamber telâkkisi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir sünnet telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir adâlet telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir dinî kültür telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir sanat telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir özgürlük telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir adâlet telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Nasıl bir tarih telâkkîsi acaba bu?</p>
<p>Sorular çok, muhtemel cevapları müphem ve meçhûl ve aslına bakarsanız ürkütücü de&#8230;</p>
<p>Meselâ, aralarında çok ciddi farklılıklar arz eden, <strong>“İkbal’in dindarlığı”</strong> mı, <strong>“Cüppeli’nin dindarlığı”</strong> mı?</p>
<p>Bu düaliteyi de çoğaltabiliriz.</p>
<p>Parmaklarının ucundan süt akıtan, ayı ikiye bölen, sineğin kanadının altındaki antimikrobu bulan, yaratılışın nasıl başladığını ve nasıl biteceğini bildiren, ceninin ana rahminde kaç günde teşekkül ettiğini ve embriyo safhalarını bildiren, kadının eğe kemiğinden nasıl yaratıldığını açıklayan, acve hurmasının hangi hastalıklara iyi geldiğini anlatan ve hatta Burak ile Semâya nasıl yükseldiğini ve yedi kat gökte nasıl dolaştığını anlatan bir Peygamber telâkkîsi mi, yoksa, yaratılmışların hidâyet ve saadeti ile ilgili esas ve prensipleri açıklayan, kadına nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatan, kızgın çölün toprağında oluşturduğu toplumun dinamikleriyle toplumu her türlü mikroptan nasıl arındırdığını gösteren ve bir tabibü’l kulüb olarak  kalplere şifa veren, aşağıların aşağısına yuvarlanmış bir toplumu(esfel-isâfilin) yüksek ahlâkî değerlere kavuşturarak bir ahlâkî mi’rac vazifesi gören bir Peygamber telâkkîsi mi?</p>
<p>Evet.. Hangisi?</p>
<p>Yemeğe tuz ile, su ile, hurma ile başlayan bir sünnet telâkkîsi mi, yoksa <strong>“komşusu açken tok yatan bizden değildir”</strong> diyerek, gayri müslim bir komşusuna kurban eti götürmeyen kızını ikaz eden bir sünnet telâkkîsi mi?</p>
<p>Üzerine uzandığı hasırın örgüsünün izi yüzüne çıktığı için kendisine bir şilte teklif eden sahâbeye, <strong>“benim dünya ile ne işim olabilir?”</strong> diyen bir dünyayı algılama biçimi mi, yoksa <strong>“müslüman her şeyin en iyisine lâyıktır”</strong> diyerek sofralarını Firavun sofrasına, evlerini Kisra’nın saraylarına çeviren bir dünya algısı mı?</p>
<p>Nasıl bir dindarlıktır bu kast edilen?</p>
<p>Bu sorunun cevabını verecek olan iktidar mensuplarının geriye dönük dindarlık telâkkîleri bir örnek olarak önümüzde duracak ise eğer, <strong>“vah gençliğin hâline!”</strong>..</p>
<p>Konuyu değerlendirenlerin sıkça söylediği/yazdığı gibi, bu dindar nesiller yetiştirilme işi bir özelleştirme gibi sivil toplum örgütlerine(cemaatlere) ihâle edilecekse eğer, <strong>“yandı gülüm keten helvası”</strong>.</p>
<p>İslâmî değerler dendiğinde akıllara namaz ve orucun geldiği, İslam denince ilk olarak namaz, oruç, umre, haccın ve son yıllarda başörtüsünün hatırlandığı bir din telâkkîsiyle dindar nesiller yetiştirmenin mümkünâtı yoktur, bunun en bâriz ispâtı, 28 Şubat’ta karton kuleler gibi devrilen dindarlık telâkkîsidir, geride bıraktığımız elli yılın ürettiği <strong>“dindar karakter”</strong>dir ve bu karakter <strong>“müflis bir karakter”</strong>dir…</p>
<p>Yalnızca muâmelâta hapsedilmiş bir dindarlık, gördük ki ahlâktan soyutlanmış bir dindarlık hâlini alıyor. Bu ülkede en çok okunan ilmihâl kitabının yüzlerce sâhifesi, namaza, yüzlerce sâhifesi oruca, yüzlerce sahifesi de Hacc’a ayrılmış ise ve içinde sadece 15-16 sâhife ahlâk bahsi var ise, namaz kılan, oruç tutan, Hacc’a giden ama yalan söyleyen, terâzisi hi’leli tartan, kul hakkından korkmayan, komşusunun açlığından haberdâr olmayan, paylaşmayan, sevmeyen, saygı duymayan bir müslüman toplumu çıkıyor ortaya.</p>
<p><strong>“Bir gün gelecek…”</strong> diye başlayan ve gelecekten haber veren hükümlerle külliyen aram iyi olmasa da, son yüzyıl âlimlerinden birinin, <strong>“Bir gün gelecek, bütün câmiler dolup taşacak ama korkarım ki içinde belki bir tane bile müslüman bulunmayacak”</strong> sözünden de hep irkilmişimdir.</p>
<p>Nesil yetiştirmek ıspanak yetiştirmeğe benzemez. Hele hele <strong>“Ne yâni tinerci mi olsun gençlerimiz?”</strong> diyerek dindarın karşısına tinerciyi koyan bir zihinle hiçbir yere varılmaz.  <strong>“Ne yâni tinerci mi olsun gençlerimiz?” </strong>cümlesi, <strong>“dindar nesiller yetiştireceğiz”</strong> cümlesinin gelecek adına umutlanacağımız bir cümle değil, arkasının ne kadar boş olduğunun acınacak bir itirâfı olabilir ancak…</p>
<p>Adnan İSLAMOĞULLARI</p>
<p>www.40ambar.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/eyvah-dindar-nesiller-yetistirilecekmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Hücum ve Polemik”-[2]: Türkçülük, Felsefe’ye Mânî midir?</title>
		<link>http://serdengecer.com/hucum-ve-polemik-2-turkculuk-felsefeye-mani-midir/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/hucum-ve-polemik-2-turkculuk-felsefeye-mani-midir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 14:26:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulkucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[kürt modernleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[ömer lütfi mete]]></category>
		<category><![CDATA[türkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[türkçülük ve felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1478</guid>
		<description><![CDATA[“Milliyetçiliğin sorgulandığı, özellikle de suçlandığı yerde, dâimâ başkalarının milliyetçiliğine yarayan sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. […] Herkesin şu veya bu dereceden milliyetçiliği, bir başka milliyetçi için sorundur. ‘Yok efendim, ben milliyetçiliğe, başka bir milliyetçilik mensubu olduğum için değil, sâdece enternasyonalci, sâdece hümanist düşünceye sahip bulunduğum için karşı çıkıyorum.’ İstediğiniz kadar böyle bir tepki gerekçesi gösterin; milliyetçilik karşıtı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://haberiniz.com.tr/yazir48868b270.jpg" alt="" width="236" height="241" /> “<a href="http://serdengecer.com/tag/milliyetci/"title="milliyetçi" >Milliyetçi</a>liğin sorgulandığı, özellikle de suçlandığı yerde, dâimâ başkalarının milliyetçiliğine yarayan sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. […] Herkesin şu veya bu dereceden milliyetçiliği, bir başka milliyetçi için sorundur. ‘Yok efendim, ben milliyetçiliğe, başka bir milliyetçilik mensubu olduğum için değil, sâdece enternasyonalci, sâdece hümanist düşünceye sahip bulunduğum için karşı çıkıyorum.’ İstediğiniz kadar böyle bir tepki gerekçesi gösterin; milliyetçilik karşıtı her kişinin altını eşelediğiniz zaman, bir şekilde yine milliyet sorunu ile yüzleşiriz. Büyük bir tarihî geçmişe, büyük bir millî kültüre, büyük bir küresel hedefe sahip, iddialı bir milletin mensubû değilseniz, milliyetçilik size tabiî ki itici gelecektir. Bu da yine ‘milliyet sorunu’ değil midir?” [1]</p>
<p>Ömer Lütfi Mete<span id="more-1478"></span><br />
<a href="http://serdengecer.com"title="türk milliyetçiliği" >Türk Milliyetçiliği</a>ni Kritik Bir Yaklaşım Üzerinden Yeniden Düşünmek</p>
<p>1: ‘Milliyetçi’ olmak ile ‘Filozof’ olmak arasında doğrudan ve mutlak mânâda bir gerekircilik köprüsü kurmak ne derece yanlış ise; yine aynı ikili arasında, yine doğrudan ve mutlak mânâda bir ilişiksizlik uçurumu kazmak da, yine o derece yanlıştır. Yâni ‘Milliyetçilik[ler]’, ‘[Yüksek] Felsefe’yi ne gerektirir, ne de dışlar. Hani Üstad Hocaoğlu, “Felsefe hiç kimseyi münkîr yapmadığı gibi mü’min de yapmaz” diyor ya [2], işte öyle bir şey!</p>
<p>2: Peki, hâl böyleyken –yâni Milliyetçilikler ile Felsefe arasında ‘fıtrî-olmak’ ortaklığı haricinde hiçbir illiyet bağı yok iken [3], acaba neden bâzı çevrelerce söz konusu ikili arasında ‘dışlayıcı’ bir etkileşimden dem vurulmaktadır? “Bunu da nereden çıkardın?” misali olası-sorular için, evvelâ –Milliyetçilikler ve Felsefe arasında inşa edilen ‘sentetik’ dışlayıcılığa ilişkin- birkaç okuma biçimine dikkat çekeyim: Sözgelimi –bâzı çevrelerce; Almanya’da Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger ve Carl Schmitt’in Yüksek-Felsefe’leri –yâni filozoflukları, bu üç büyük filozoftan ilkinin Nazilere ‘ilham’ verdiği, diğer ikisinin ise ‘aktif’ birer Nazi oluşu nedeniyle ‘tartışmalı’dır. Söz konusu çevrelere göre; Nietzsche, Nazilerce ‘yanlış’ anlaşılmış, hattâ anlaşılamamıştır; Heidegger ve Schmitt’in filozoflukları ise, Nazilere gönüllü iştirakleri gereğince geçersizdir. Böylesi bir okuma biçiminin içeriğiyse gâyet açıktır: “Azcık felsefe yalamış bir kişi milliyetçi olamayacağı gibi; az-biraz milliyetçiliğe bulaşmış bir kişiden de filozof filan olmaz!” [*] Öte yandan ne ilginç bir tesadüftür ki (!); hakikatte bu üç filozof da hâlihazırdaki uluslararası sistemin ideolojik [: Neoliberal] sütunlarına konulmuş birer dinamittir! Zirâ ‘çekiçle felsefe yapan’ Nietzsche sürüleş[tiril]en toplumların, ‘varlığın çobanı’ Heidegger kendi varlığı üzerine düşün[dürül]meyen insanların ve ‘çağının Hobbes’u’ Schmitt ise, hikmetinden sual olun[a]mayan liberal demokrasinin –âdeta- baş belalarıdır. Gerçekten de enteresan bir tesadüf! Bir örnek de Türkiye’den verip, sadede geleyim: Bakınız G. Gürkan Öztan –‘Modernleşmenin Seyrine Dair Milliyetçi Bir Rezerv: Erol Güngör’başlıklı makalesinde [4], Milliyetçilik[ler] ile ‘Teorik-Düşünce’ arasında nasıl bir genel-geçer ilişkisizlik kuruyor:</p>
<p>“Milliyetçi ideolojiler, ideologlardan ve teorisyenlerden çok kalemşorları sever. Zirâ “milli heyecan” ve “coşku”, sistematize edilebilecek, “bilim”i yapılabilecek kavramlar değildir. Önemli olan “milli hisleri” kabartacak, yığınları aynı “milli ideal” peşinde koşturacak bir dalga yaratmaktır. Rasyonelleştirme bu minvalde sadece “gerektiği kadar” kullanılan bir araçtır. Türkiye’deki milliyetçi hareketler de bu şablonun dışında değildir.” –[Vurgular bendenize aittir –F.K.]</p>
<p>Bu makale, ‘Dipnot’ adlı sosyal bilim dergisinin ‘Milliyetçilik’ başlıklı sayısında yer verilen bir makaledir; imdi, gelin bir de bu derginin ‘Modernite, Modernleşme ve Kürt Modernleşmesi’ başlığını taşıyan ilk sayısının, ‘Dipnot Dergisi Niçin Çıkıyor?’ başlıklı yazısına dikkat kesilelim [5]:</p>
<p>“…Türkiye’de her tür toplumsal dinamikleri, düşünce yapılarını, Kürtleri, Kürt sorununu, Kürt toplumunun yaşam biçimini, sorunlarını, kültürünü, kadının durumunu, feminizmi, dinsel yapılanmaları, her tür kimlik ve aidiyetleri, toplumsal hareketleri ve düşünceleri, metafiziği, ekonomik ve ekolojik sorunları araştırırken-analiz ederken Ortadoğu toplumu ve uygarlıklarıyla birlikte, bunun da ötesinde dünya sistemi içinde ele alarak çözümlemeyi esas alıyoruz. […] Bu dergideki en önemli amacımız entelektüel kriz çıkarmaktır. Yapıcı değil, yıkıcı eleştiri yöntemiyle entelektüel dünyanın şemsiyesinin hem içinden hem dışından bakmak istiyoruz.” –[Vurgular bendenize aittir –F.K.]</p>
<p>Buyurunuz, ilginç bir tesadüf (!) daha: Buram-buram ‘Kürtçülük’ kokan bir dergi olduğu aşikâr olan ve dahası; ‘Kürt Modernleşmesi’, ‘Kürt Kadını’, ‘Kürt Aydını’, ‘Jön-Kürtçülük’, ‘Kürt Edebiyatı’ vs… gibi yeni-kalıpların içini doldurarak, postmodern kabileciliği âdeta bir ideoloji kıvamında temellük ettiği anlaşılan Dipnot Dergisi’nde, milliyetçiliklerin düşünceyle bağ kur[a]mayacağına ilişkin bir tez ileri sürülüyor –hem de Erol Güngör üzerinden!</p>
<p>3: Öyleyse: Hem Almanya hem de Türkiye örnekleri açık bir biçimde işaret etmektedir ki; Milliyetçilik ile Felsefe arasına tel örgüler çeken eşhasın esas amacı, felsefe yemek değil, milletleri ve dolayısıyla millî-devletleri dövmektir! Zirâ sürekli ‘ulus-üstü’ ve ‘ulus-altı’ yapı, kimlik ve süreçlere gönderme yapıp da, milletleri ve millî devletleri yadsıyan bir ideolojik-tutumun, başka türlü yorumlanmasına imkân yoktur. İşbu ideolojik tutumun sahipleriyse, Üstad Hocaoğlu’nun okkalı deyişiyle, tastamam birer ‘kaldırım’ ya da ‘işborta’ filozofudur!</p>
<p>4: Uzun lafın kısası: Bir vakitler moda olmuş “İslâm, terakkiye mânîdir” yargısı, bugün ne kadar budalaca bir yargıysa; “Türkçülük Felsefe’ye mânîdir” yargısı da, en az o kadar budalaca bir yargıdır. Hattâ budalaca olmanın da ötesinde, bu tür yargılar, manipülatif ve düpedüz art niyetlidir! Zâten bu nedenlerden ötürü de; söz konusu yargılar, biz Türkçülerin zihinlerinden ziyâde, midesini bulandırmaktadır!</p>
<p>****</p>
<p>Sonnotlar</p>
<p>[1]: Ömer Lütfi Mete, ‘Türk Milliyetçiliğini Kritik Bir Yaklaşım Üzerinden Yeniden Düşünmek’, Statükodan Değişime Milliyetçilik Ufku, Selçuklu Vakfı Yayınları, Ankara, Şubat 2008, s: 119 ve 120.</p>
<p>[2]: Durmuş Hocaoğlu, ‘Siyâsetsiz Bir “Analiz”: Bilim, Felsefe ve Hakîkat’, Devletçilik Bumerangı, İstanbul, Kasım 2002, s: 333.</p>
<p>[3]: Durmuş Hocaoğlu, ‘Tabiî ve Fıtrî Bir Ekzistans Olarak Milliyetçilik’, Statükodan Değişime Milliyetçilik Ufku, Selçuklu Vakfı Yayınları, Ankara, Şubat 2008, s: 260.</p>
<p>[*]: Okuyucunun bu yargıya özellikle dikkat etmesini rica ediyorum; zirâ amacım, söz konusu üç filozofun da birer Alman milliyetçisi olduğunu filan ileri sürmek değil, Alman milliyetçiliğinin ultra-marijinal bir varyantı olan Nazizm’le öyle ya da böyle illiyet bağı bulunan bu üç filozofun, sâdece ve sâdece bu bağlardan ötürü ‘Felsefe Piyasası’nda nasıl da itibar kaybettiklerine işaret etmektir. Bugün itibariyle, bu üç filozoftan en çok gündemde olanı hiç şüphesiz ki Nietzsche’dir; ancak Nazilere ilham veren hâliyle değil –tam aksine, ‘Postmodern Felsefe’nin ağababası, dolayısıyla hâlihazırdaki dünya düzeninin sâdık bir hizmetkârı olarak!</p>
<p>[4]: G. Gürkan Öztan, ‘Modernleşmenin Seyrine Dair Milliyetçi Bir Rezerv: Erol Güngör’, Dipnot, 3 Aylık Sosyal Bilim Dergisi, Sayı: 5 /2011 Nisan-Mayıs-Haziran, s: 131.</p>
<p>[5]: Bakınız: ‘Dipnot Dergisi Niçin Çıkıyor?’, Dipnot, 3 Aylık Sosyal Bilim Dergisi, Sayı: 1 /2010 Nisan-Mayıs-Haziran, s: 12-13.</p>
<p>Fırat KARGIOĞLU</p>
<p>Haberiniz.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/hucum-ve-polemik-2-turkculuk-felsefeye-mani-midir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarif</title>
		<link>http://serdengecer.com/ulkucu-tarifi-2/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/ulkucu-tarifi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 14:20:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Büyüklerden]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü şiir]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü tarifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1476</guid>
		<description><![CDATA[Bir nesil türedi düşman başına Kimi dinsiz,kimi Türk&#8217;süz Ülkücü! Boş nazarla bakıyoruz yarına Kimi günlük,kimi dün&#8217;süz Ülkücü! .. Sustukça ölüsün,sustukça yoksun İsteyen kızarsın,ister dinlesin Ne olursa olsun,hali anlasın Yorulmuş,üzülmüş,dil&#8217;siz Ülkücü! .. Kimi oynar saf&#8217;lı,Kimi bilinçsiz Kimi il&#8217;den uzak,köysüz, ülkesiz Kimi hayal kurar Başbuğ Türkeş&#8217;siz Gelgelelim ismen, şek&#8217;siz Ülkücü! .. Geçmişi bilip te,ağlayan da var Kendini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="ülkücü" src="http://www.haberiniz.com.tr/yazir26315b500.jpg" alt="" width="200" height="190" />Bir nesil türedi düşman başına<br />
Kimi dinsiz,kimi Türk&#8217;süz <em><strong>Ülkücü</strong></em>!<br />
Boş nazarla bakıyoruz yarına<br />
Kimi günlük,kimi dün&#8217;süz<em><strong> Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Sustukça ölüsün,sustukça yoksun<br />
İsteyen kızarsın,ister dinlesin<br />
Ne olursa olsun,hali anlasın<br />
Yorulmuş,üzülmüş,dil&#8217;siz <em><strong>Ülkücü</strong></em>!<span id="more-1476"></span><br />
..<br />
Kimi oynar saf&#8217;lı,Kimi bilinçsiz<br />
Kimi il&#8217;den uzak,köysüz, ülkesiz<br />
Kimi hayal kurar Başbuğ Türkeş&#8217;siz<br />
Gelgelelim ismen, şek&#8217;siz <em><strong>Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Geçmişi bilip te,ağlayan da var<br />
Kendini bulup ta,parlayan da var<br />
Sözüme hak verip,anlayan da var<br />
Bu nasıl güruh&#8217;tur? safsız<em><strong> Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Beyler var,eskiyi ezmek derdinde<br />
Çile yumağını çözmek derdinde<br />
Her biri bir makam kapmak derdinde<br />
Mindersiz,kilimsiz,çul&#8217;suz <em><strong>Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Çok şükür çul olsa,bizlere yeter<br />
Bu hali seyretmek,ölümden beter<br />
Zalimin güneşi elbette batar<br />
Bozkurt&#8217;suz,dumansız,Ay&#8217;sız<em><strong> Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Korkut&#8217;un diliyle kendin bilecek<br />
Rasul&#8217;ün dininde çelik olacak<br />
İlahi nizamla, vücut bulacak<br />
Olamaz İslam&#8217;sız,dinsiz<em><strong> Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Milletin derdinden uzak olmayan<br />
Türk ile İslam&#8217;ı ayrı görmeyen<br />
Kıble&#8217;nin dışında secde etmeyen<br />
Bize lazım olan, yan&#8217;sız <em><strong>Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
İkisini birbirinden ayıran<br />
İnan fitne,art niyetlidir inan<br />
Terazinin topuzuyla oynayan<br />
Dava eri değil,çap&#8217;sız <em><strong>Ülkücü</strong></em>!<br />
..<br />
Bir umut Ocak&#8217;tan yetişenlerde<br />
Okuyup,dert çekip,kineşenlerde<br />
Ömrünü yok sayıp uğraşanlarda<br />
İnşallah onlarla,son&#8217;suz<em><strong> Ülkücü</strong></em>!</p>
<p>Levent İTEZ</p>
<p>07.02.2012</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/ulkucu-tarifi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk-İslâm Ülkücüsü&#8230;</title>
		<link>http://serdengecer.com/turk-islam-ulkucusu/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/turk-islam-ulkucusu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 07:02:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[türk islam ülkücüsü]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücüler ve islam]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücülük]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1473</guid>
		<description><![CDATA[Aldım kabul ettim. Bir nişân-ı zişân gibi astım boynuma&#8230; Evet ben Cenab-ı Allah’a şükürler olsun ki Türk-İslâm Ülkücüsüyüm&#8230; Evet, İslâm benim için salt “milletimin dini mesabesinde” değildir”; hayat nizâamıdır, dünyayı algılama ve yorulama biçimimdir. Bunları yaparken Müslüman bir Türk gibi yapabilmem için önemli bir referans ve bir kimliktir. Sosyal bir kimliktir, entelektüel bir kimliktir, siyâsî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="ülkücü" src="http://img1.loadtr.com/b-383917-t%C3%BCrk_islam.jpg" alt="" width="200" height="190" />Aldım kabul ettim.</p>
<p>Bir nişân-ı zişân gibi astım boynuma&#8230;</p>
<p>Evet ben Cenab-ı Allah’a şükürler olsun ki Türk-İslâm <em><strong>Ülkücü</strong></em>süyüm&#8230;</p>
<p>Evet, İslâm benim için salt “milletimin dini mesabesinde” değildir”; hayat nizâamıdır, dünyayı algılama ve yorulama biçimimdir. Bunları yaparken Müslüman bir Türk gibi yapabilmem için önemli bir referans ve bir kimliktir. Sosyal bir kimliktir, entelektüel bir kimliktir, siyâsî bir kimliktir, manevî bir kimliktir. İnsanlığın da geleceği için kaygılanırken, düşünürken aynı kimlikle ve referanslarla düşünürüm, kaygılanırım.<span id="more-1473"></span></p>
<p>Kur’andan onay almayan bir düşünceyle illiyetim olamaz, entellektüel bir tecessüs ile alakadar olabilirim ancak.</p>
<p>Fakat genellikle Türk-İslâm <em><strong>Ülkücü</strong></em>sü şeklinde adlandırmam kendimi.</p>
<p>Ülkücüyüm” ve “Türküm” demeyi yeterli görürüm&#8230;</p>
<p>Hayatımda ilk defa bana yapılan bir suçlama(!)dan dolayı mutlu oldum&#8230; Bu suçlamadan rahatsız olmayı bir<em><strong> <a href="http://serdengecer.com"target="_blank"title="ülkücü" >ülkücü</a></strong></em> için “mükellefiyet bahsi” olarak telâkkî edebilirim ancak.</p>
<p>Allah (c.c) razı olsun bunu yapanlardan&#8230;</p>
<p>*****</p>
<p>Kavramlarla yıllardır başımız belâda&#8230;</p>
<p><em><strong>Ülkücü</strong></em>lüğün içini doldurup herkesin kabul edeceği bir tanıma kavuşturamadığımızdan, önüne arkasına eklemeler yaparak kullanır olduk bu sıfatı&#8230;</p>
<p>Bizim de payımıza Türk-İslâm<em><strong> Ülkücü</strong></em>lüğü düşmüş&#8230;</p>
<p>Müştekî değilim, lâyık olmaya çalışacağım&#8230;</p>
<p>*****</p>
<p>Listeyi yapanlar bundan neyi amaçladılar pek anlaşılır değil&#8230;</p>
<p>Ayrıca liste oldukça eksik&#8230;</p>
<p>Tanıdığım <strong>ülkücüler</strong>in hiçbirinin İslâm’la bir sorunu yok&#8230;</p>
<p>Yani hepsi Türk-İslâm <em><strong>ülkücü</strong></em>sü&#8230;</p>
<p>Şimdiye kadar Kur’an aleyhine konuşan tek bir <em><strong>ülkücü</strong></em> görmedim&#8230;</p>
<p>*****</p>
<p>Demek ki bu noktada bir zaafımız var ki hep oradan çalışıyorlar&#8230;</p>
<p><em><strong>Ülkücü Görüş’</strong></em>ün üzerinde yükseldiği değerler arası tezat arama ve oradan fitne çıkarma&#8230;</p>
<p>“Türk” ve “İslâm” kavramlarını “Milli ve Manevî Değerler” söyleminde olduğu gibi, “birbirlerini tamamlayan iki unsur” algılaması yapacak şekilde kullanırsak olacağı budur&#8230;</p>
<p>“Milli Değerler” in aynı zamanda manevî, “manevî değerler” in de “millî” yönü yok sanki&#8230; Birisi diğerinin eksiğini tamlıyor sanki! Birisi olmazsa diğeri yarım kalacaak sanki! Eskilerin tabiriyle “lâzım- ı gayrı müfârık” iki kavram sanki!</p>
<p>Hayır efendim, millî değerlerimiz ve manevî değerlerimiz birbiri içinde mündemiç değerlerdir. Çayın içindeki şeker gibidir, ayrılabilir değildir.</p>
<p>*****</p>
<p>Fikri tembellik, kavramlarımızı böyle başıboş bırakırsa elâlem de o kavramları fitne aracı olarak kullanır elbet ve bizi kategorize eder, listeler…</p>
<p>Bizim kendimizi ne kadar sahih ve kuvvetli ifade ettiğimizle alâkalıdır bu. Aynı hâdiseler karşısında ne kadar müşterek tepkiler verdiğimizle alakalıdır. Bu tepkilerdeki farklılıkların çokluğu demokratik zenginliğimiz değil, içimizdeki kaosun ıspât-ı vücûdudur, mihenk taşlarımızın çokluğu fikir zenginliğimiz değil, zihnî teşevvüşümüzün, akıl karışıklığımızın delilidir.</p>
<p>İçtikleri kaynakla yürekleri tunç olanlar, beslendikleri fikrî kaynaklarla da zihinlerini berrak kılmanın yolunu bulmak zorundadır.</p>
<p>Benim hisseme Türk-İslâm<em><strong> Ülkücü</strong></em>sü sıfatı düşmüş.</p>
<p>Aldım kabul ettim, bir nişân-ı zişân gibi…</p>
<p>Suat Başaran</p>
<p>40ambar.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/turk-islam-ulkucusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hedefe yöneliş: Hareket</title>
		<link>http://serdengecer.com/hedefe-yonelis-hareket/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/hedefe-yonelis-hareket/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 19:10:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ulkucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[hareket felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1468</guid>
		<description><![CDATA[İnsanı insan kılan unsurlardan biri de fikir sahibi olmasıdır. Fikir sayesinde teşhis ve teşhir gerçekleşir; harekete geçer insan, rahatsızlanır. Her fikir mi? Hayır. Bazı yönelişler insanı âtıl bırakabilir. Etkisizleştirebilir. “Üç günlük dünya” inanışı üzerinden, aldırışsızlaştırabilir. Rahatlık, rahatsız etmez. Muhtaç olmakmış, ne gam! Yokluk övülür, varlık kötülenir. Hareketin lüzumu ne? Öleceğiz, uğurlanacağız, gideceğiz, göçeceğiz ve rahatlayacağız&#8230;. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p id="habergobek_p"><img class="alignleft" src="http://img03.blogcu.com/images/b/i/s/bisrev/cc2e5a4340fa3e137f5257c304d7ccea_1292515160.jpg" alt="" width="264" height="203" />İnsanı insan kılan unsurlardan biri de fikir sahibi olmasıdır. Fikir sayesinde teşhis ve teşhir gerçekleşir; harekete geçer insan, rahatsızlanır. Her fikir mi? Hayır. Bazı yönelişler insanı âtıl bırakabilir. Etkisizleştirebilir. “Üç günlük dünya” inanışı üzerinden, aldırışsızlaştırabilir. Rahatlık, rahatsız etmez. Muhtaç olmakmış, ne gam! Yokluk övülür, varlık kötülenir. Hareketin lüzumu ne? Öleceğiz, uğurlanacağız, gideceğiz, göçeceğiz ve rahatlayacağız&#8230;.<span id="more-1468"></span> Tevekkül değildir bu! Hazıra konmaktır, hazır yiyiciliktir. Mehmet Kaplan büyüğümüz, “Hareket ve Atalet Felsefesi” başlıklı yazısında, ayrıntılı olmasa da, meseleye temas etmiştir. Faal bir millet olan Türklerin, İslamiyet’ten evvel, Budist ve Maniheist rahipler tarafından “hiç” anlayışını benimsediğini ve bu yüzden uyuşturulduğuna da&#8230;<br />
Zamanlaması doğru ise söz elbette kıymetlidir ve fakat hayat felsefesi hareket olanın sözüne davranışı nispetinde kıymet addedilir. Başarıdan şüphelenen paşa ve vezirlerin, sefer esnasında, “meşveret meclisi” kurarak, söz’e bulaşmalarının, Genç Osman’ı rahatsız etmesi gibi: “Sözle ne vakit kaybediyorsunuz, Bağdat, atlarımızın ayakları altındadır!”<br />
İman şüpheyle başlar ve fakat şüphenin zamanla başıboşluğa sevk ediyor olması hareketsizleştirebilir de. Sorular yumağı haline gelen insanın sorunu ancak inanmakla, inanmayı arzulamakla giderilebilir. Deli, nereye gidiyoruz diye sormaz, kurcalamaz, gidelim der. Söz’e değil, harekete yöneliktir bünyesi&#8230;.<br />
Hareket vesilesiyle nüfuz eden insanın faal ve fail oluşu, mesuliyeti özümsediğinin ispatıdır. Yalnızca kendi ben’ine mahsus bir mesuliyet değildir bu&#8230; Hareket, müdahale etmektir. Söz konusu müdahalenin keyfî olmadığını bilmem hatırlatmaya lüzum var mı? Müdahale edenler şartlara şartlanmazlar. İnşa ederler. Yaşamanın zahmetli bir uğraş olduğunu ilgilisi bilir çünkü&#8230; Her türlü tehlikeye rağmen! “Yaşamak, yaralanmaktır.”<br />
İnanmak hareketlendirir, inanmış olanın mesuliyeti olur. Hadiseler, hareketlerin neticeleriyle oluşmuşlardır. Hareket için kuvvete inanmak gerekir. Kuvvet mevcudiyetinde hadiselere müdahale edebilir insan&#8230;<br />
Tercihleri, insanın yaşayışını biçimlendirir. Hareket esnasında ise tercihlerine tesir eder. Bilgi, eyleme dönüştüğünde hareketlenir insan, niyet etmiştir artık, reşittir, istidadını gösterir. Hür olduğunu da&#8230; Fakat meselemizdeki hareket açısından hürriyet ancak hakikate tâbi olduktan sonra kıvamını bulur. Yanlışı bilerek ve bularak&#8230;<br />
Hareket ama, nasıl ve niçin?<br />
Hayatın her sahasını kuşatan hareket olgusu, sabit noktasını bildiği müddetçe yaşayışın nasılını tayin eder. Sabit kelimesinin sebat ile eşkökenli olması tesadüf olmasa gerek? “Sebat etmek” deriz, kararından vazgeçmemek&#8230; Pergel metaforunu bilirsiniz. Yeter ki insan hakikate erişebilsin&#8230; Pergelin bir ayağı sabitken, bir diğeri etrafı dolanır, hareket eder! Ne serseri mayındır ne de mayın tarlasında mayını tespit etmekle yükümlü mayın eşeği&#8230;<br />
İnsan, hareketlerinden mesuldür; davranışlarından ve davranamadıklarından&#8230; Evet, şahidi olup da davranamadıklarından! Hareketin şuursuzu başıboşluktur elbette. Metafizik endişe bu çerçevede mühimdir. Bilhassa insanın fizikî bir varlıktan ibaret olmadığına inananlar açısından&#8230; Hareket ahlâka muhtaçtır; ahlâk ise dinamizme&#8230;</p>
<p>Afşin SELİM</p>
<p>Yeniçağ</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/hedefe-yonelis-hareket/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyâsetsiz Bir &#8216;Analiz&#8217;: Bilim, Felsefe ve Hakikat</title>
		<link>http://serdengecer.com/siyasetsiz-bir-analiz-bilim-felsefe-ve-hakikat/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/siyasetsiz-bir-analiz-bilim-felsefe-ve-hakikat/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 07:07:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[bilim felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ve felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[durmuş hocaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe bilim midir]]></category>
		<category><![CDATA[islam ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[islam ve felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1452</guid>
		<description><![CDATA[Bilim ve Hakîkat-I 19ncu asırdan devredilmiş bulunan ve tortusu bütün zihnimizi kaplamaya devam eden Pozitivist kalıntının kötü bir faturası olarak Bilim&#8217;i mistik ve kutsal birşey, Hakîkat&#8217;i bulan yetkin bir araç telâkkî edenler, Teori&#8217;nin bir açıklama ve/ya öngörme modeli olduğunu unutup Hakîkat&#8217;in kendisi sananlar ve bunu total, hattâ totaliter ve otoriter bir ideoloji olarak dayatmak isteyenler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="center"><strong>Bilim ve Hakîkat-I</strong></div>
<div><img class="alignleft" title="bilim ve felsefe" src="http://www.haber34.com/UserFiles/Image/islam_bilim1.jpg" alt="" width="200" height="200" /></div>
<p>19ncu asırdan devredilmiş bulunan ve tortusu bütün zihnimizi kaplamaya devam eden Pozitivist kalıntının kötü bir faturası olarak Bilim&#8217;i mistik ve kutsal birşey, Hakîkat&#8217;i bulan yetkin bir araç telâkkî edenler, Teori&#8217;nin bir açıklama ve/ya öngörme modeli olduğunu unutup Hakîkat&#8217;in kendisi sananlar ve bunu total, hattâ totaliter ve otoriter bir ideoloji olarak dayatmak isteyenler maalesef hâlâ ülkemizde çoğunlukta. Halbuki her teori bir olguyu açıklamak ya da öngörmek için kurulmuş bir model, bir senaryodur ve hiçbir teorinin <em>yıkılmazlık </em>ve kesin <em>doğruluk</em> diye bir garantisi yoktur. Bir teori ne kadar mükemmel bir iç ve dış tutarlılığa sahip olursa olsun, böyle bir âkıbete dûçâr olması dâimâ mümkün ve muhtemel ve hattâ mahkûmdur. Yâni: Bilim elbette &#8220;bir kîl ü kaal&#8221; değildir; ama, son tahlilde, Hakîkat&#8217;e ulaştırmaz. Lâkin bütün bunları bir ortodoks pozitiviste anlatmak ümîdi de hemen-hemen hiç yoktur.<span id="more-1452"></span></p>
<div></div>
<p>Burada ne Popper, Feyerabend, Lakatos, Kuhn &#8230;ilââhir.. gibi bilim filozoflarından söz edeceğim ve ne de Bilim&#8217;in felsefesini bizzat Bilim&#8217;in içinden yapan Einstein, Schrödinger, Heisenberg&#8230; ilââhir&#8230; gibi filozof-âlimlerden; onların yeri Bilim Felsefesi dersi; üstelik mekân da avuç içinden daha dar &#8211; ve dahi sayfa editörünün tansiyonunu da her defasında yükseltmenin âlemi yok. O sebeple, kısa ve özlü birkaç kelâm ile ifâde-i merâm ve kifâf-ı nefs etmeye çalışacağım.</p>
<div></div>
<div align="center">***</div>
<div></div>
<p>Evet; her teori bir senaryodur ve hiçbir teori yıkılmaz değildir. Bir adım daha atarak şunu da söyleyelim: &#8220;Yıkılmazlık&#8221;, yâni &#8220;kesin doğru olmak&#8221; iddiasındaki hiçbir önerme, hiçbir teori bilimsel olamaz; Einstein&#8217;ca söylersek: <em>Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz.</em><br />
Zîra, bu kabîl (Dış-Dünya&#8217;ya müteallık) teorilerin sağlamlığı, nihâyetinde, Akıl ve Duyular&#8217;ın karşılıklı ilişkilerinin bir sonucudur. Duyuların yanılmasını Akıl ile, Aklın yanılmasını da Duyular ile kontrol ve tashîh etme imkânına sahibiz. Pekâlâ; ama bu noktada, Gazzâlî&#8217;ce sorarsak, ya her ikisi birden yanılmakta ise, o zaman hangi bilgi kaynağı ile bunların yanılmasının kontrol ve tashîhi yapılabilecektir? Yâni: Gerek duyularımızın ve gerekse de aklımızın bizi &#8216;ara-sıra&#8217; yanılttığını biliyoruz; &#8216;ara-sıra&#8217; yanılttıklarına göre, &#8216;devamlı&#8217; yanıltmadıklarından nasıl emîn olabiliriz? Yâhut da, &#8216;aklımızın doğruyu bulma&#8217; gibi bir özeliği bulunduğunu bize kim söylüyor? Yine aklımız. Kim der ki &#8220;ayranım ekşi?&#8221;. &#8220;Seni ara-sıra yanıltsam da benim netîcede doğruyu bulma özelliğim vardır&#8221; diye kendini takdîm eden Akıl&#8217;a ben, hangi garanti ile güvenebilirim? Bunun kesin bir garantisi var mıdır?</p>
<div></div>
<p>Bunun hiçbir kesin bir garantisi yoktur ve olamaz. Akıl&#8217;a güvenmemiz bir aksiyom&#8217;dur; bir zarûrettir. Evet, O&#8217;na güvenmeliyiz, ama bu güven, sonsuz ve sınırsız bir güven olmamalıdır; aksi takdirde Akıl&#8217;ı tanrılaştırmış oluruz. O zaman da, Akıl&#8217;ın &#8220;Eşya&#8217;nın Hakîkati&#8221;ni, yâni, &#8220;şeyler&#8221;i, &#8216;oldukları gibi&#8217; bilebileceğini iddia etmiş oluruz ki bu ise muhâldir.</p>
<div></div>
<p>Şeyler&#8217;i <em>oldukları gibi</em> bilebilse idik, bunun bugüne kadar tahakkuk etmesi îcap ederdi. Hâlbuki tam aksi vârid olmuştur. Esâsen, bugüne kadar kurulmuş olan bilimsel teorilerin, paradigmaların, sistemlerin uğramış olduğu âkıbetler göstermektedir ki, Beşer Bilgisi&#8217;nin böyle bir gücü olsaydı, bu teorilerin, paradigmaların, sistemlerin hiçbirisi yıkılmamalıydı; aksine, öyle olmalıydı ki, hiçbir ilmî iddia, önerme, sistem, bir diğerini yalanlamamalı, tekzip etmemeli, çelişmemeli, takviye etmeli, desteklemeliydi. Ama, bu gerçekleşmemiştir.</p>
<div></div>
<p>Söz gelimi, Fizik biliminin emeklemekte olduğu Eski ve Ortaçağ&#8217;da, yıldızların ve bütün Evren&#8217;in, Dünya&#8217;nın etrafında döndüğünü iddia etmek hiç de gülünç veya tutarsız değildir. Hiçbirimiz ne Aristo&#8217;dan ve ne de Batlamyus&#8217;dan daha akıllı ve zekîyiz. Kadîm bir astronomun gözlemleri onu böyle bir sonuca götürebilir: Kâinat, Arz&#8217;ın etrafında dönmektedir! Çünkü, fenomenal bilgi bize bunu vermektedir; bu da aklımızca uygun görülüyor ve diyoruz ki, öyleyse, bu fenomenlerin arkasındaki hakîkat budur: Geo-Santrik bir Evren! Sonra bilgi birikiminin artmasıyla Keppler ve Newton gibileri geliyor; fenomenal bilgimiz daha da genişliyor, Saf Akıl&#8217;ın muhteşem ürünü Matematik daha da gelişiyor ve bu model yıkılıyor ve diyoruz ki, <em>&#8220;Eyvah! Demek ki insanlık ikibin yıl boyunca bir hayâli hakîkat sanarak aldandı. Ama, çok şükür, şimdi Hakîkat&#8217;i bulmuş bulunuyoruz&#8221;</em>&#8230;</p>
<div></div>
<p>Ama heyhat! Biz tam da Ebedî Hakîkat&#8217;ı bulduğumuzu sanırken, Modern Fizik ortaya çıkıyor ve Newton, kurulmuş olduğu o görkemli tahtından al-aşağı ediliyor. Yeni üstadlar, edinilen yeni fenomenlere ve daha da ilerlemiş saf aklî ilimlere dayanarak hakîkat dünyamızı bir daha ve temellerine kadar yıkmışlar ve yeniden kurmaya girişmişlerdir.</p>
<div></div>
<p>Şu halde, <em>bugünkü, en son</em> gibi sıfatlarla ta&#8217;zîz, teâlî ve hattâ takdîs edilip mistikleştirilerek takdîm edilen bilimsel açıklama modellerinin de birgün <em>hatâlı</em> ve hattâ <em>yanlış </em>etiketi vurularak iptâl ve terk edilmeyeceklerini, tedâvülden kaldırılmayacaklarını, kim ve nasıl garanti edebilecektir?&#8230; Şüphesiz, hiçkimse!</p>
<div></div>
<div>Öyleyse, şunu da soralım: Bunun sonu nereye varır?</div>
<div></div>
<p>İnsan Aklı ile kurulan en sağlam, en mûteber, en &#8216;yıkılmaz&#8217; bilimsel teoriler kâğıttan bir kule gibi devrilebildiğine göre, Ben, &#8220;çırılçıplak bu dünyaya fırlatılmış olan İnsan&#8221;, kime ve neye güveneyim de, &#8220;İşte! Eşya&#8217;nın hakikî bilgisi, onun da ötesinde tüm hakikat; o, hiç değişmeyen ve değişmeyecek olan ezelî ve ebedî hakikat budur!&#8221; diyeyim?</p>
<div></div>
<p>Kant&#8217;ın dediği gibi:</p>
<div></div>
<blockquote dir="ltr"><p>&#8220;&#8230; ben diyorum ki, şeyler bizim dışımızda bulunan duyu nesneleri olarak bize verilirler; ne var ki onların kendi başlarına ne oldukları konusunda bilgi sâhibi değiliz, sâdece görünüşlerini bilebiliriz.&#8221;<br />
&#8230;ondan altı asır önce Sadreddin-i Konevî de aynı şeyi bildiriyordu:</p>
<div></div>
<div>&#8220;&#8230; Biz nesnelerin ancak sıfat ve arazlarını&#8230; bilebiliriz. Nesneleri, mücerret hakîkatleri bakımından bilemeyiz.&#8221;</div>
</blockquote>
<div></div>
<div align="center">***</div>
<div></div>
<div>Haftaya siyâsetsiz bilim analizine devam edelim.</div>
<div></div>
<div>Durmuş Hocaoğlu</div>
<div>
<div align="center"><em>Aksiyon., </em>Yıl: 6, Sayı: 272., 19.02.2000-25.02.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.31</div>
<div align="center"></div>
<div align="center">Durmuş Hocaoğlu, <em>Aksiyon</em>, Analiz Sıra No: 065; 2000 Sıra No: 04</div>
<div align="center"></div>
<div align="center"></div>
<div></div>
</div>
<p><strong>   Bilim ve Hakîkat-II</strong></p>
<p><em>                 Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 274., 04.03.2000-10.03.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.31</em></p>
<p><em>                                                                 Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 066; 2000 Sıra No: 05</em></p>
<p>Geçen sayıda kaldığımız noktadan devam edelim.</p>
<p>Şimdi Bilim denen şeyin özetlemesini yapabiliriz:</p>
<p>* Bilim, beşer ürünü olan sistemli bir bilgidir;</p>
<p>* Beşer ürünü olması hasebiyle Beşer&#8217;in meziyetleriyle birlikte bütün meziyet ve zaaflarını da bünyesinde taşır;</p>
<p>* Bu meziyetlerin en mü&#8217;himi, devamlı büyümesi ve zaafların en mü&#8217;himi ise, kesinlikten ve mutlak doğruluktan mahrum oluşudur.</p>
<p>* Ortodoks Pozitivistler tarafından dâima, Bilim dışında bulunan amatörler tarafından hemen-hemen dâima, Bilim içinde olup da felsefesinden bîhaber olanlar tarafından da çoğunlukla sanıldığının ve iddia edildiğinin aksine; Bilimsel Bilgi&#8217;nin, hiçbir sûrette hatâlardan ve yanlışlıklardan arındırılmış olması mümkün olamaz; aynı şekilde, hiçbir teorinin de yıkılmazlık ve kesin doğruluk diye bir garantisi yoktur.</p>
<p>* Bilimsel teoriler birer açıklama ve/ya öngörme modeli olup ne bizzat Hakîkat&#8217;i, değişmez ezelî-ebedî doğru&#8217;yu verebilirler ve ne de bizzat hakîkatin kendisi olabilirler.</p>
<p>* Bunun içindir ki bilimsel veriler ve/veya teorilerin mistik bir obje ve/veya fetiş hâline getirilmesi son derece yanlıştır, bir cehâlettir, modern putçuluktur.</p>
<p>* &#8220;Yıkılmazlık&#8221;, yâni &#8220;kesin doğru olmak&#8221; iddiâsındaki hiçbir önerme, hiçbir teori bilimsel olamaz; Bilimsel olan kesin doğru olamaz, kesin doğru olan bilimsel olamaz.</p>
<p>* Bilim&#8217;in bu vasfı, Louis de Broglie&#8217;nin şu ilkesinde en yetkin ifâdelerinden birisine kavuşmuş olmaktadır: &#8220;Bilimsel bilgiye dayanarak küllî sistemler kurmak, dâimî sûrette hareket hâlinde olan bir arâzi üzerinde hiç değişmeyen bir binâ inşâ etmeye kalkışmak gibidir.&#8221;</p>
<p>* Bu yüzden, Bilimsel bilgilerin değişmez, ezelî-ebedî hakîkatler imiş gibi algılanarak, mistikleştirilerek, total, totaliter ve otoriter bir(er) ideoloji olarak dikte ettirilmesi meşrû addedilemez.</p>
<p>* Böyle bir davranış, İnsan&#8217;ın kendi eserine tapınması gibi çılgın bir fetişizm anlamına geleceği gibi, aynı zamanda, İnsan&#8217;ı, kendi yaptığı puta tapar bir ilkel adam konumuna tenzîl etmekle de İnsan&#8217;ı ve İnsanlık&#8217;ı aşağılayıcı bir davranış olarak da kabul edilmelidir.</p>
<p>* Bilim mutlak doğruyu, mutlak hakîkati elde etmeye muktedîr olamadığına binâen, Dinî İnanç için de lehte ya da aleyhte bir hüccet olarak kullanılamaz. Zira, Dinî İnanç, diğer adıyla Îmân, &#8220;kesinlikle ve zorunluklu olarak doğru ve mutlak olan bir hakîkat&#8221;in kabûlünü şart koşmaktadır.</p>
<p>* Öyleyse, nasıl ki, Bilimsel Bilgi, Dinî inançları cerh ve iptal etmeye muktedîr değilse, tasdîk ve isbât etmeye de muktedîr değildir.</p>
<p>* Binânealeyh, Bilimsel Bilgi&#8217;ye dayanarak yapılan ve aslî gayesi Ateizm&#8217;i bilimselleştirmek (?) olan &#8220;Ateistik Siyantizm&#8221; ne kadar gayri meşrû ise, aynı bilgiye dayanarak yapılan ve aslî gayesi Îmânî Bilgi&#8217;yi bilimselleştirmek (?) olan &#8220;Fideistik (Îmâniyeci) Siyantizm&#8221; de o kadar gayri meşrûdur.</p>
<p>* Böyle bir davranış, iyi niyetli olmakla berâber, Din adına kabûl edilmesi imkânsız olan dehşetli bir yanlışlık olacaktır. Lûtfen dikkat: Bu bir hatâ bile değildir, bir yanlışlık&#8217;tır; zîra hatâların usûl (metod) îtibâriyle doğru olup sonuçları îtibâriyle tolere edilmesi mümkündür, halbuki yanlışlıklar hiçbir sûrette tolere edilmez ve usûlden reddedilir.</p>
<p>* Evet: Böylesi bir davranış, Din adına kabûl edilmesi imkânsız olan dehşetli bir yanlışlık olacaktır; zîra, bu, Din&#8217;in meşrûiyetinin Bilim&#8217;e endekslenmesi, hattâ ondan alınması mânâsına gelecektir.</p>
<p>* Samimî bir dindarın bunu kabul etmesi asla mümkün olamaz; zîra, Dinî Îman, meşrûiyetini başka hiçbir mercîden değil, doğrudan-doğruya kendisinden alır. Meşrûiyeti veren kaynak, yâni meşrûiyet referansı, meşrûiyet verdiği şeyden daha üstün, daha öncelikli, daha güvenilir, daha sağlam olacağına göre; Îmânî Bilgi&#8217;yi bilimselleştirmeye müteveccîh olan &#8220;Fideistik (Îmâniyeci) Siyantizm&#8221;, ne kadar saf ve hâlis niyetli olursa olsun, bilmeyerek de olsa, Bilim&#8217;i Din&#8217;in önüne koymakta, Bilim&#8217;i Din&#8217;den daha üstün, daha öncelikli, daha güvenilir, daha sağlam telâkkî etmiş olmaktadır.</p>
<p>* Ayrıca, Bilim&#8217;in &#8220;değişkenlik&#8221; ile mâlûl oluşu, ona yaslanarak Dinî inancını pekiştirmeye çalışanları da çok ciddî bir tehlikenin içine atar; her bilimsel veri, teori, açıklama, kurgulama, hem her ân değişebilir hem de her zaman için farklı şekillerde yorumlanabilir. Dinî Îmân için böyle birşey ancak felâket demektir; zira, Dinî Îmân gibi sarsılmazlık sâhibi olması gereken bir bilgi, Bilim gibi tam bir teslimiyet ile güvenilmesi asla ve kat&#8217;a câiz ve meşrû olmayan bir temele oturtulamaz.</p>
<p>* Kaldı ki, bizzat Din&#8217;in ve hassaten İslâm&#8217;ın hem doktriner esasları ve hem de tarihî tecrübesi buna izin vermez.</p>
<p>* Meselâ: Bilimsel Bilgi &#8220;dıştan alınan&#8221; nesnel datalara dayanır; Pozitivizm&#8217;in herşeyi reddedilse de bu tezi doğrudur. Halbuki Îmân, &#8220;içten gelen&#8221; teslîmiyete dayanır. Öyle olmasaydı, &#8220;Ğayb&#8217;a îmân&#8221; değil de &#8220;Ğayb&#8217;ı görme&#8221; esas alınırdı. Îman, içten görmek, içten duymak, içten işitmektir. Ama, iki gözüyle görmekten daha sağlam bir şekilde görmek, iki kulağıyla işitmekten daha sağlam bir şekilde işitmek.. ilh. gibidir. Söz gelimi, Sahâbe Ğayb&#8217;ı görmeden Ğayb&#8217;a îmân etti; ama ben ve bizler fazladan olarak &#8220;Resûl&#8221;ü dahi görmedik ve yine de îmân ediyoruz; bence bu müthiş birşey!</p>
<p>* Kendi nâmıma konuşayım: Ben bir müslümanım; bununla gurur duyuyorum. Fakat bu kadar gururla taşıdığım bu kimliğimi Bilim ile elde etmedim.</p>
<p>* Çok net olarak deklare etmekte hiçbir mahzur görmüyorum: İnanmak için hiç bir şekilde Bilimsel Bilgi&#8217;ye ihtiyaç hissetmiyorum.</p>
<p>* Bu dinin peygamberi ve onun sahâbesi de öyle yapmadı mı? Hangisi Lisans eğitimini Oxford&#8217;da, Doktorasını Harvard&#8217;da, Post-Doktorasını Cambridge&#8217;de yaptı? Ne Resûl-i Ekrem Efendimiz, ne de İslâm semâsının yıldızları olan Sahâbe! Onların bilimsel bilgileri yoktu; hattâ çoğu okur-yazar bile değildi; ilimleri yoktu, ama granitten veya bazalttan yalçın kayalar gibi îmanları vardı.</p>
<p>* Her ikisinin de mekânı cennet olsun, şehâdet ederim ki, rahmetli annem ve babam katıksız mü&#8217;mîn idiler; maddî ve mânevî dünyamın mîmârı olan babamın mütebahhir bir zat olmasına mukaabil, annem Kur&#8217;ân okumanın dışında ümmî idi. Annemi hiç unutmam; O, tipik bir müslüman Türk kadını idi: Tek kelimesini bile anlamadığı bir dil olan Arap dilinden Kur&#8217;ân dinlediğinde kendisini tutamazdı; iki gözü iki çeşme ağlardı. Bunun &#8220;îmân&#8221;dan başka bir şeye delâlet etmesini düşünemiyorum.</p>
<p>* Nâçizâne kanâatimce İlim (veya Bilim; ben her ikisini tamâmen aynı mânâda kullanıyorum) ile ne mü&#8217;mîn olunur ne de münafık, veya kâfir, ya da zındık, yâhut mülhîd.</p>
<p>* İlim insanı tek başına mü&#8217;mîn yapmaya kifâyet etseydi, en büyük mü&#8217;minlerin en büyük âlimler arasından çıkması gerekirdi!</p>
<p>Ya aksi?</p>
<p>Bence bu konuyu devam ettirelim; Siyâset&#8217;in bulantılarından daha iyi.</p>
<p><strong>       Bilim, Felsefe ve Hakîkat-I</strong></p>
<p><em>     Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 276., 18.03.2000-24.03.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.30</em></p>
<p><em>                                                                         Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 067; 2000 Sıra No: 06</em></p>
<p>İki sayı üstüste, siyâsî analiz yerine tercîh ettiğim saf fikrî analizlerin, kıymetli okuyucularımın elektronik posta adresime gönderdikleri mektuplarla belirtmiş oldukları geniş bir alâka ile karşılanmış olması bana cesâret ve şevk zerkettiği için bu kabîl konulara biraz daha devâm etmenin isâbetli olacağını düşünmekteyim.</p>
<p>Bundan önceki &#8220;Bilim ve Hakîkat&#8221; başlıklı iki yazıda kısaca şunu söylemeye çalışmıştım: Bilim beşerî bir sistematik bilgidir; çok önemlidir, ama herşey demek değildir. Beşer ürünü olduğu için asla &#8220;kesin doğru&#8221; değildir ve asla &#8220;mutlak hakîkat&#8221;i vermez; bu sebeple de Din&#8217;in yerini tutamaz. Ve yine bu sebeple, Bilim, asla bir put hâline getirilmemeli, ve kezâ, dinî bilgiyi ne cerh ve ne de tasdîk zımnında kullanılmalıdır. Bunlardan birincisi &#8220;ateistik (tanrı-tanımazcı) siyantizm&#8221;e, ikincisi de &#8220;fideistik (îmancı) siyantizm&#8221;e yol açar ki her ikisi de bâtıldır.</p>
<p>Fakat bunun yanında, Din&#8217;in &#8220;kabul-red&#8221;, ya da &#8220;evet-hayır&#8221; kodifikasyonuna göre çalışan tartışılmaz doğruları (Nasslar) da Akl-ı Selîm&#8217;e ve Hiss-i Selîm&#8217;e aykırı olmamalıdır; aksi hâlde, Ortaçağ Hristiyan Patristik filozoflardan Tertullianus&#8217;un, akıl ve mantığa, sağlam duyu bilgilerine uymayan dinî dogmaları savunmak için ileri sürdüğü ve olgun bir dinin asla kabul edemeyeceği &#8220;akla aykırı olduğu için inanıyorum&#8221; prensibine varılır.</p>
<p>Bugün, Bilim ve Bilimsel Bilgi ile ilgili bu konuyu burada kapatacak, ama, Hakîkat irdelemesini devam ettirici mâhiyette olmak üzere, yine, siyâsetsiz (a-politik; yâni, temiz) bir başka konuya yine çok yalın başlıklar hâlinde temas edeceğim: Felsefe ve Hakîkat.</p>
<p>Felsefe&#8217;nin ne olduğunu sorgulamak, doğrudan-doğruya yoğun bir felsefe tartışmasının içine balıklama dalmak demek olduğu için bu sütunda buna teşebbüs edilmeyecek; sâdece Felsefe hakkında çok elemanter birkaç bilginin hâtırlatılmasıyla yetinilecektir.</p>
<p>***</p>
<p>&#8220;Felsefe nedir?&#8221; şeklindeki bir soru, belki de bütün felsefî soruların en ağırlarından birisidir. Hattâ bu soruya verilecek bir cevâbın bizzat kendisinin, başlı-başına bir felsefe kurmaya gitmek demek olduğuna dikkat edilmelidir. Filhakîka, bugüne kadar hemen-hemen bütün filozoflar arasında felsefenin neliği (mâhiyeti) konusunda tam bir mutâbakata varmak kaabil olamamıştır. Ancak, bütün bunlara rağmen, Felsefe, çok kalın çizgilerle ve ana hatlarıyla, hemen herkesin ittifak edebileceği şöyle bir tanım çerçevesine oturtulabilir: &#8220;Hikmet Aşkı, Hakîkat Araştırması&#8221;</p>
<p>Bu özlü ve yalın tanımdan da anlaşılabileceği gibi, Felsefe öncelikle bir &#8220;hikmet aşkı&#8221;ndan kaynaklanmaktadır ve bilâhare, &#8220;Mutlak Hakîkat&#8221;e ulaşmayı sağlamaktan ziyâde, sürekli olarak, insan müdrîkesini hakîkat problemi üzerinde egzersiz yapmaya zorlamaktadır. Zîra, Bilim gibi Felsefe ile de Mutlak Hakîkat&#8217;e ulaşılamaması tarihî bir tecrübe ürünü olduğu gibi, bir &#8220;mutlak hakîkat&#8221; var mıdır, varsa nasıl bilebiliriz gibi çok zorlu sorular dahi bizâtihî Felsefe&#8217;nin en aslî sorularındandır.</p>
<p>Felsefe&#8217;nin kökeni olan Sophia (Hikmet) kavramını Aristo, &#8220;mutlak anlamda bilgisizlikten kurtulma&#8221; olarak tanımlamakta ve ilk defa &#8220;filozof&#8221; terimini kullanan Thales gibi o da, İnsan&#8217;ın tabiatı gereği sınırlı olmakla buna sâhip olamayacağını ileri sürmekte; bunun yerine Hikmet&#8217;in &#8211; kendisinin değil &#8211; aşkının insan için yeteri kadar büyük bir şeref olacağını müdâfaa etmekte ve Felsefe&#8217;nin özü kabûl ettiği ve sonradan &#8220;Metafizik&#8221; (İslâm felsefesi literatüründeki adıyla &#8220;İlahiyyât&#8221;) olarak anılan, &#8220;İlk Felsefe&#8221; (Prote Philosophia, Felsefe-i Ûlâ) olarak isimlendirdiği ve aynı zamanda Felsefe&#8217;nin de bir tanımı olan disiplinin târifini ki şu şekilde yapmaktadır: &#8220;Varlık (var-olmak, mevcûdiyet) olmak bakımından varlığı (var-olanı) ve ona özü gereği âit olan ana nitelikleri inceleyen bilim.&#8221;</p>
<p>Felsefe&#8217;nin itici motorunu, gayesini, hedefini oluşturan Hikmet, Kur&#8217;ân&#8217;da da sıklıkla zikredilmekte olup, özet olarak ifâde edilecek olursa, şu anlamlarda kullanıldığını söyleyebiliriz:</p>
<p>1. Hikmet, bizzat Allah&#8217;ın sâhip olduğu bir isim ve/ya sıfattır. Kur&#8217;ânî ifadesiyle, Allah &#8220;hakîm&#8221; (&#8220;hikmet sahibi&#8221;)&#8217;dir. Bu isim, çoğunlukla, başka isimleriyle birlikte zikredilir. Meselâ: &#8220;Hakîm ve Habîr&#8221; (VI/18); &#8220;Alîm ve Hakîm&#8221; (IX/60, 97, 106, 110) gibi.</p>
<p>2. Hikmet, aynı zamanda Kur&#8217;ân&#8217;ın da bir ismi ve/ya sıfatıdır ve Yâsîn&#8217;de zikredilir: &#8220;Kur&#8217;ânu&#8217;l-Hakîm&#8221; (XXXVI/2)</p>
<p>3. Hikmet, Peygamberler&#8217;e verilen bir &#8220;hakîkat bilgisi&#8221;dir. (Meselâ: XII/22; XVII/39; XXI/74)</p>
<p>4. Hikmet, aynı zamanda, Peygamberler dışındaki bazı kimselere de verilebilen bir hakîkat bilgisidir. Bakara&#8217;nın 269 nolu âyetinde Hikmet, Allah&#8217;ın münâsip addettiği kullarına ihsân olunan bir bilgi şeklinde takdîm edilmektedir ve aynı zamanda, hikmet verilen kişiye çokça hayr [hayran kešîrâ] verildiği de vurgulanarak belirtilmektedir. Bu husus çok önemlidir: Çünkü Yunan düşüncesi, Hikmet&#8217;i, insanı aşan birşey olarak kabul edip sâdece sevgisi ile sınırlandırmıştır.</p>
<p>5. Resûlün, insanları irşâdında kendisine dayanılan bir mesned, bir &#8216;irşad metodu&#8217; ve aynı zamanda mü&#8217;minlere Resul aracılığıyla verilen birşey olarak da anlatılmıştır. Meselâ, Nahl&#8217;da (XVI/125), Peygamber&#8217;e hitâben, &#8220;Rabbinin yoluna hikmet ile dâvet et&#8221; (ud&#8217;u ilâ sebîli rabbike bi&#8217;l-hikmeti&#8230;) denmektedir ki burada onun &#8220;metod&#8221; anlamı açıktır: Hikmet, insanları Rabb&#8217;lerinin yoluna götüren birşeydir. Şöyle de diyebiliriz: Hikmet, doğru yola varmak için güvenli bir metoddur.</p>
<p>6. Hikmet&#8217;in &#8220;akıl&#8221; ile de sıkı bir bağlantısı vardır. Nitekim, Bakara&#8217;nın 269 nolu âyetinde, &#8220;Allah dilediğine (münâsip gördüğüne) hikmet ihsân eder ve kime ihsân edilmişse muhakkak ona çokça hayr verilmiştir. Bunları ancak akıl sahipleri anlarlar (düşünürler)&#8221; (daha sâdık bir ifade ile, bunları akıl sahiplerinden başkası düşünemezler) ["Yûti'l-hikmete men yeşâu we men yûte'l-hikmete feqad ûtiye hayran kesîrâ. We mâ yez-zekkeru illâ ulu'l-elbâb"] denmektedir.</p>
<p>7: Yukarıdaki âyetin de işaret ettiği üzere, Hikmet&#8217;te &#8216;çokça hayr&#8217; vardır.</p>
<p>Elmalılı, Bakara Sûresi&#8217;nin tefsîri münasebetiyle, &#8220;Hikmet&#8221; kelimesinin 23 ayrı anlamını vermekte ve yine aynı eserinde, bu kavramın Kur&#8217;ân&#8217;da özet olarak dört şekilde tefsîr edildiğini de zikretmektedir ki bunlar şöyledir: Mevâzıı Kur&#8217;ân, Fehmü İlm, Nübüvvet, Acâibi esrarıyla Kur&#8217;ân.</p>
<p>***</p>
<p>İmdi; Felsefe hakkında söylenmesi gereken özet hükümleri de şu şekilde tâdât edebiliriz:</p>
<p>1: Felsefe de Bilim gibi Akıl&#8217;ın bir ürünüdür; eksiktir, hatâlıdır, asla kesin doğru olarak kabul edilemez.</p>
<p>2: Felsefe&#8217;nin soruları cevaplarından daha mühimdir ve her soruya karşı verilen bir cevaptan en az yeni bir soru daha üretilir; Felsefe&#8217;nin soruları asla bitmez.</p>
<p>3: Felsefe, temel bir insânî iç-itme olması bakımından, naif şekliyle, istisnâsız olarak her insanda doğuştan vardır ve bu şekliyle de bütün hayat süresince, varlığını korur; yâni, her insan, istisnâsız her insan, aslında, naif mânada olmak üzere, Molière&#8217;in Monsieur Jourdain&#8217;i gibi felsefe yaptığını bilmeden felsefe yapar.</p>
<p>4: Fakat teknik seviyede Felsefe çok ağırdır; yağlı mermer üstünde yağlı güreş olarak tanımlanabilir.</p>
<p>5: Felsefe&#8217;nin özü ile Din&#8217;in özü aynıdır; Hegel&#8217;in dediği gibi: &#8220;Din ile Felsefe&#8217;nin ortak bir içeriği vardır, yalnız biçimler farklıdır&#8221;.</p>
<p>6: Fakat zaman-zaman Akıl ve Bilim gibi Felsefe de Din ile de çatışır /veya çatıştırılır.</p>
<p>7: Felsefe hiç kimseyi münkîr yapmadığı gibi mü&#8217;min de yapmaz.</p>
<p><strong>      Bilim, Felsefe ve Hakîkat-II</strong></p>
<p><em>    Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 278., 01.04.2000-07.04.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.38</em></p>
<p><em>                                                                   Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 068; 2000 Sıra No: 07</em></p>
<p>Bundan önceki &#8220;Bilim, Felsefe ve Hakîkat: I&#8221; başlıklı yazımızın son kısmında Felsefe&#8217;nin bâzı özelliklerini sıralamıştık. Şimdi burada bunlardan birkaçını bir nebzecik açalım:</p>
<p>Felsefe hakkında söylenmesi gereken özet hükümleri şu şekilde tâdât edebiliriz:</p>
<p>1: Felsefe&#8217;nin soruları cevaplarından daha mühimdir ve her soruya karşı verilen bir cevaptan en az yeni bir soru daha üretilir; Felsefe&#8217;nin soruları asla bitmez. Gerçekten de Felsefe, bir anlamda &#8220;soru sormak&#8221; demektir; soru sormak, yâni merak etmek. Merak etmek ise, merak nesnesi olan konuda bilgisini yeterli görmemek, bildikleri ile tatmîn olmamak ve ayrıca, bunun yanında, Bilgi&#8217;yi başka herhangi bir şeyin aracı ve taşıtıcısı olmak için değil, sırf ve yalnız Bilgi olduğu için, &#8220;bilmek&#8221; için istemek demektir. Nitekim Felsefe tarihinin en büyük isimlerinden Aristo, bu konuda şunları söylemektedir:</p>
<p>&#8220;…şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey hayret olmuştur. Onlar başlangıçta açık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihâyet dünyanın oluşumu gibi büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu farketmek ve hayret etmek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir/…/Şimdi (filozoflar – D.H.) bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydalı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdir.&#8221;</p>
<p>Beri yandan, İnsan&#8217;ın bilme ihtiyâcı ise sonsuzdur; zîra bilinecek olan şeyler sonsuzdur. Felsefe&#8217;de soruların ardının-arkasının kesilmemesinin en temel sebeplerinden birisi budur. Soruların cevaplardan daha mühim olmasına gelince: Bu, doğrudan insan fıtratı ile alâkalıdır. İnsanın sorma gücü cevaplandırma gücünden daha yüksektir, tersi olsaydı insanlık biterdi.</p>
<p>Evet: Felsefe soru sormaktır; İslâmî Felsefe (İslâm Felsefesi değil!) olan Kelâm da aynı ihtiyaçtan doğmuştur.</p>
<p>Âlemlere rahmet olarak gönderildiği âyet ile sâbit olan Efendimiz, &#8220;içimize öyle suâllar doğuyor ki, bunlar zihnimize gelmektense, başımıza ateş düşse de yansak daha iyi olur diyoruz&#8221; diyen Sahâbe&#8217;ye kızmamış, korkutmamış, azarlamamış; tam aksine, şu ferahlatıcı, göğüs genişletici şu cevâbı vermiştir: &#8220;Bu, îmânın kendisidir.&#8221;</p>
<p>2: Felsefe, temel bir insânî iç-itme olması bakımından, naif şekliyle, istisnâsız olarak her insanda doğuştan vardır ve bu şekliyle de bütün hayat süresince, varlığını korur; yâni, her insan, istisnâsız her insan, aslında, naif mânada olmak üzere, Molière&#8217;in Monsieur Jourdaine&#8217;i gibi felsefe yaptığını bilmeden felsefe yapar. Nasıl ki Jourdaine&#8217;in yapmış olduğu &#8216;nesir&#8217; onu teknik mânâda nâsir kılmamakla beraber naif mânâda nâsir kılmakta ise, ve dahi herkes de bu kontekstte Jourdaine gibi nâsir addedilmek durumunda ise; kezâlik, teknik mânâda değil ama naif mânâda herkes filozoftur; her Âdem evlâdı bilmeden felsefe yapan birer naif filozoftur.</p>
<p>Kim hayatında en az bir kere (ki bu sayı çok kereler &#8220;bir&#8221; değil &#8220;binler&#8221;dir), Varlık, Oluş ve &#8220;Ben&#8221; üzerinde en basitinden de olsa kendi çapında bir tefekküre, murâkabe ve muhâsebeye dalmaz? Hele &#8220;Ben&#8221;! Herşeyin merkezi olan Ben! Rabbimizi bilmek için öncelikle bilmemiz şart olan Ben! Bütün kâmil dinlerin ve felsefelerin çıkış noktası olan Ben. Kim sormamıştır, hiç olmazsa bir kere &#8220;ben kimim?&#8221; diye! Bu suâl bir kere sorulmaya görsün; arkası, bir sualler katarı gibi, kendiliğinden gelecek, en zâlim sorular dolu gibi yağacaktır; ve herkes kendi çapında bir Hayy ibn Yakazan olacaktır: &#8220;Ben kimim&#8221;; &#8220;nereden gelmekte ve nereye gitmekteyim?&#8221;; &#8220;benim bu varlık nizâmındaki yerim nedir?&#8221;; &#8220;varlık nedir?&#8221;; &#8220;var-olmak nedir?&#8221;; &#8220;gerçek nedir?&#8221;; &#8220;var-olanlar kendiliğinden mi vardır; yoksa onları bir var kılan mı vardır?&#8221;; &#8220;Allah nedir; ne olduğu, neliği bilinebilir mi?&#8221;; &#8220;hayat nedir?&#8221;; &#8220;ölüm nedir?&#8221;; &#8220;ölüm&#8217;den ötesi var mıdır; varsa ne gibi, nasıl birşeydir?&#8230; ilââhir&#8230;</p>
<p><strong>           Bilim, Felsefe ve Hakîkat-III</strong></p>
<p><em>    Aksiyon., Yıl: 6, Sayı: 280., 15.04.2000-21.04.2000 (Cumartesi-Cuma)., s.30</em></p>
<p><em>                                                Durmuş Hocaoğlu, Aksiyon, Analiz Sıra No: 069; 2000 Sıra No: 08</em></p>
<p>(&#8220;Bilim, Felsefe ve Hakîkat: II&#8221; başlıklı yazımıza kaldığımızı noktadan devam ederek noktalıyoruz)</p>
<p>Naif mânâda Felsefe her insanda fıtratan mevcut olan bir temâyüldür; çünkü Felsefe, özü îtibâriyle, çok kabaca, Varlık üzerine üzerine yürütülen bir düşünce, bir sorgulama eylemi olarak tanımlanabilir ve bu bağlamda olmak üzere herkes bir şekilde filozoftur. Zîra, Varlık üzerine düşünmek İnsan&#8217;a mahsustur; İnsan &#8220;sâdece bir var-olan&#8221; değildir, aynı zamanda ve fazladan olarak, &#8220;var-olmak bilincine sâhip olan bir var-olan&#8221;dır. Her insan hayatında en az bir kere (hattâ ekseriyetle binlerce kere), Varlık olarak Varlık ile temâsa geçer; en az bir kere, Hayat pratiğinin ötesine taşarak Varlık ile Yokluk arasında şöyle bir gider ve gelir; en az bir kere, şâirin &#8220;burnum değdi burnuna Yok&#8217;un&#8221; mısrâıyla ifâde ettiği veçhiyle, burnu Yok&#8217;un burnuna değer. İşte bu ânlardan birisi &#8220;Ölüm&#8221;dür; çünkü Ölüm bir suâldir; çok ağır bir suâl!</p>
<p>Evet: Ölüm, belki de insanın yüz-yüze geldiği bütün suâllerin en ağırıdır. Ölüm: Çok kesin, çok çıplak, Hayat kadar açık, taş gibi sağlam ve sert bir hakîkat; fakat bir o kadar da soğuk ve ürpertici. Kendisine değeni buz gibi yapan çok soğuk bir gerçeklik. Şâirin &#8220;Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan / Ve arkasında Güneş doğmayan Büyük Kapı&#8217;dan/ Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece&#8221; diye tanımladığı Ölüm! Ölüm denen hakîkat, kısacık bir ân için içselleştirildiğinde dahi, sıradan bir insanı bile düşüncenin derin denizlerine çeker; sıradan bir insanı bile, kendi çapında bir hakîm, bir mütekellîm, bir filozof yapar. Hangi insan, eğitim, bilgi ve inanç seviyesi ne olursa olsun, bir &#8216;ölü&#8217;nün soğuk yüzünde bizzat &#8216;Ölüm&#8217;ün kendisiyle karşılaşmaz; o soğuk yüzde bizzat Ölüm&#8217;ün kendisini görmez ve yukarıda kısaca saydığımız sualler, zihnini bombardıman etmez?</p>
<p>3: Ve Felsefe&#8217;nin üçüncü özelliği: Felsefe hiç kimseyi münkîr yapmadığı gibi mü&#8217;mîn de yapmaz.</p>
<p>Ülkemizde, burada tafsîl etmemiz mümkün olmayan birçok sebepten dolayı, dindar insanların mühimce bir kısmında Felsefe&#8217;ye karşı bir itmenin mevcûdiyeti zâhirdir. Korku ile karışık olan bu itme, Felsefe&#8217;nin İslâm-karşıtı olduğu, insanı iğvâ ettiği ve îmânî zaafiyete sebebiyet verdiği gibi düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Bu konuda, çok kısaca şunu söylemek isterim: Kanâatimce, Felsefe, insanın îmânını elinden almaz; belki, içselleştirilebilirse, kendi gerçekliği ile yüzleştirir; ve meselâ, kendisini mü&#8217;mîn sanan kişiye kendi-kendisini, gerçek yüzünü görecek bir ayna tutar. Belki, en fazlasından, insanın kalbine bir mızrak gibi saplanır; saplanır da kalbindeki kapalı kutuyu deler ve şâyet deldiği o kalbin derinliklerinde îmân yerine pusuya yatmış, yılan gibi kıvrılmış bir küfr-ü hafî mevcut ise o yılanı âzâd eder, küfr-ü hafî&#8217;yi bil-kuvve halden bil-fiil hâle dönüştürür, müstekreh kokusunu ortalığa saçar. Şöyle de diyebiliriz: Felsefe, belki ve en ziyâde, potansiyel (bil-kuvve) îmansızlıkları aktüel (bil-fiil) hâle getirir.</p>
<p>Felsefe&#8217;nin bizâtihî dinsizlik tevlîd edip-etmeyeceği husûsunda, Elmalılı&#8217;nın, Paul Janet ve Gabriel Séaille&#8217;dan &#8220;Metâlib ve Mezâhib&#8221; adıyla tercüme ettiği &#8220;Histoire de la Philosophie, Les Problémes et Les Écoles&#8221; isimli felsefe eserine yazdığı dibâcede, kendisi gibi Medrese yetiştirmesi dirâyetli bir din âlimine niçin felsefeye merak sardığının sorulması üzerine verdiği şu cevâbı aktarmak isterim:</p>
<p>&#8220;… bizden evvelkilerin felsefî bilgileri, bu uslûpta bir Tarih ile (söz konusu felsefe tarihi kitabı) gösterilebilir ve Dekart&#8217;tan başlayan son asır felsefesi ile tanışmamız sağlanabilirse, felsefenin İslâm&#8217;dan maada bütün dinlere haram olacağını bilfiil isbat etmek mümkün olacaktır.&#8221;</p>
<p>Ve nihâyet: Felsefe kimseyi mü&#8217;mîn de yapmaz; hem Felsefe&#8217;nin bir önsel (apriori) olarak doğrudan böyle bir gayesi yoktur ve hem de Hidâyet Allah&#8217;tandır; hiç kimseden değil!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/siyasetsiz-bir-analiz-bilim-felsefe-ve-hakikat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sonsuz Bozkırda Bir Kardelen</title>
		<link>http://serdengecer.com/sonsuz-bozkirda-bir-kardelen/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/sonsuz-bozkirda-bir-kardelen/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 06:42:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Büyüklerden]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllerden]]></category>
		<category><![CDATA[atmatov kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz aymatovun eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz aytmatov]]></category>
		<category><![CDATA[hayatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1449</guid>
		<description><![CDATA[12 Aralık’ıdır 1928 yılının. Bir ses duyulur, bir çığlık; geçmişten bugüne ve hatta geleceğe doğru bir haykırış. Kale kapılarını zorlayan bir ordu misali bir hareketlenme ve heyecan vardır beyaz örtünün derinlerinde. Adına yakışan azmiyle en büyük engelini de aşmıştı artık; delerek Kırgız bozkırının kar tabakasını, gülücükler savuruyordu bulutlar arkasından el sallayan güneşe. Böylece bir çiçek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="ülkücü aytmatov" src="http://www.icasbl.k12.tr/newsgfx/e6b61cb3f6d8c2bec3f885f43ffcc11e16e.jpg" alt="" width="190" height="190" />12 Aralık’ıdır 1928 yılının. Bir ses duyulur, bir çığlık; geçmişten bugüne ve hatta geleceğe doğru bir haykırış. Kale kapılarını zorlayan bir ordu misali bir hareketlenme ve heyecan vardır beyaz örtünün derinlerinde. Adına yakışan azmiyle en büyük engelini de aşmıştı artık; delerek Kırgız bozkırının kar tabakasını, gülücükler savuruyordu bulutlar arkasından el sallayan güneşe. Böylece bir çiçek daha hayat bulmuştu bu altın topraklarda; bembeyaz karları, hatta ve hatta güzelliğiyle Orta Asya’yı kendine âşık etmiş Dokuz Oğuzlar’ın biriciği Ay Hanım’ı kıskandıracak bir güzellikle doğmuştu. Bir “kardelen” açmıştı bugün bozkırda.<span id="more-1449"></span></p>
<p>İşte böyleydi küçük Aytmatov’un – seksen yıl sonrasının Cengiz Ata’sının – doğumu. Bembeyaz Şeker Köyü’nde kapkaranlık Kırgızistan’a gözlerini açmıştı Rus zulmü altında. Çok zorlu ve sancılı yıllara denk gelmişti Cengiz Ata’nın çocukluk yılları. Geyik Ana’nın bu cennet vatanında geçmişine ve kültürüne sıkı sıkıya bağlı yaşlı neslin yanında, yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerini almaya başlamıştı bu dönemde. Sovyet rejiminin bir ürünü olan bu yeni kuşaktan bir parça taşımadı hiçbir zaman o. Kendi tabiriyle “mankurt”laştıramamışlardı onu. Bu genç kuşak içerisinde eskiden, çok eskiden; taa Geyik Ana’dan bir parçaydı. Evet, geçmişten bir parça; antika misali. Her gün, her ay ve her yıl daha çok değerleniyordu.<br />
Zaman, onu bir çığ gibi kat kat büyütüyor ve güçlendiriyordu.  Geçmiş ile geleceğin kesiştiği bu dönemde kimlik karmaşası yaşamasına mani olan bir zırhı vardı Cengiz Ata’nın. Mankurtlaştırma politikasının öldürücü darbelerine siper olan bir kalkan duruyordu başının üzerinde. Küçük Aytmatov’u beş yaşından itibaren ninnilerle besleyen, masallarla büyüten ve efsanelerle, destanlarla giydiren babaannesi; Ayıkman Nine’si vardı. Ayıkman Nine’nin anlattığı masallar, hikâyeler, destanlar genç beyinlere yapılan “Geçmişi unut!” hücumlarına birer sur olmuştu adeta.</p>
<p>İlk ninninin üzerinden seneler geçmişti. Belki o güne kadar çok duymuştu Stalin’i, Stalin’in zulmünü. Ama bugün onun için farklıydı; bugün duymanın ötesinde onu ve onun zulmünü kalbinin derinliklerinde hissediyordu. Beyninde esen bu fırtına, kalbindeki okyanusu çılgına çeviriyor; hırçın dalgalar gözlerinden taşıyordu. Bugün farkında değildi belki ama gözünden düşen her damla Stalin’in kuruttuğu bu yurtta bir fidan yeşertiyordu. Evet, bugün gözünden akan her damla yarın tüm analar, atalar ve gardaşlar için kaleminden akan mürekkep olacaktı.</p>
<p>Tüm bunlardan habersiz daha on yaşındayken toprağı işlemeye başladı küçücük elleriyle; büyük bir azimle. Çok büyük görüyordu devlet; bitmeyen daha çok toprak hırsı yüzünden cephede can veren gerçek büyüklerden arta kalan bu küçükleri. Büyük görülen küçüklerden bir küçük de Cengiz Ata’ydı daha on dört yaşındayken. Babasını ondan koparıp ayıran devlete bağlıydı artık o; bir memurdu. Ardından veterinerlik, zooteknisyenlik derken tüm Kırgızistan’ı dolaştı.</p>
<p>Zooteknisyenliği sırasında tüm Kırgızistan’ı dolaşırken aynı zamanda gazetecilik sıfatıyla çalışıyor; bilgiye aç bir kurt gibi gözlem yapıyor, öğreniyor, halkını daha yakından tanıma şansını yakalıyordu. Onun içinde bambaşka bir ateş vardı; birçok genç gibi kendi insanından uzaklaşmak söz konusu olmaksızın o insanına daha da yaklaşıyordu. Bambaşka bir boyut kazanmıştı bu yakınlaşma; tarihi, insanı ve coğrafyasıyla bütünleşmişti Cengiz Ata: perçinlenmişti adeta.</p>
<p>Derken gönlünde esen sevda rüzgârına açtığı yelken, yirmi sekiz yaşındaki bu yağız Kırgız gencini Moskova Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne kadar götürmüştü. Bu liman onun için büyük bir şans kapısıydı. Binlerce yıllık geçmişi olan bu devasa kültür ırmağına ayna tutarak onu tüm dünyaya nasıl yansıtacağını, Er Manas’ı bütün ihtişamı, Geyik Ana’yı bütün güzellik ve şefkatiyle nasıl evrenselleştirebileceğini burada öğrenecek; burası onun dünyaya ve tüm insanlığa açılan kapısı olacaktı ki, öyle de olmadı mı zaten? Tüm insanlık Manas’ın tuğuna, Geyik Ana’nın şefkatine hayran kalmadı mı? Bu aziz milletin bir çocuğu, Manas’ın torunlarından biri olarak, tarihini, atasını, destanını dünyaya tanıtmayı başarmış, kendi eşsiz milli birikimini diğer milletlerle paylaşmanın gururunu yaşamış, hazzını tatmıştır. Yirminci yüzyılın dili olmuştur o; sevginin, azadlığa hasretin, zulme başkaldırının, barışa çağrının dili. İnsanlık Aytmatovca konuşmaya, Aytmatovca düşünmeye ve Aytmatovca yazmaya başlamıştır; zulme, nefrete, savaşa meydan okurcasına.</p>
<p>Gönlündeki ateşi hiç sönmeyen bir mecnundu o; âşıklar içerisinde bambaşka bir aşk arayan. Onun aşkı zamanın ve mekânın üzerindeydi. Her Türk gibi bağımsızlık aşkına esir olmuş, sılada onun izini süren bir mecnun gibi yanıp tutuşmuştu. Selvi boylu, al yazmalı bir aşktı onun aşkı. Onun aşkını yüce dağlara atılan “Asyaaa!” çığlığında aramak gerekir. Öyle bir çığlık ki; bin yıllık bir yaşantıdan, onlarca yıllık yaslı diyarın yüreğinden kopup gelen bir ses; koskoca bir kıtaya, zincirleri kırmaya, azadlığa çağrıdır.</p>
<p>Hani demişti ya şair; “Bir bayrak, dalgalanmak için rüzgâr bekliyor.” diye. Kırgız Türkü’nün bayrağıydı işte o; Kırgız ovalarının hiç dinmeyen rüzgârıydı da aynı zamanda. Şimdi geçmişten geleceğe doğru esen bir rüzgâr vardı şanlı bayrakla dans edercesine bu yurtta. Kaleminden damlayan mürekkeple bayraklaşan her sayfası göndere çekiliyor, elini şakağına koyarak derin düşüncelere daldığı her lahza bir rüzgâr esiyordu. Evet, Kırgız yurdunu, dünya insanını baştanbaşa saran bir rüzgâr…</p>
<p>Estirdiği rüzgârda dalgalanan, o tecrübe ve bilgelik nişanesi ak saçların her insan gibi toprağa “Merhaba!” demesi gerekiyordu. Toprağa “Merhaba!”sı dahi kendi ihtişamına yakışır şekildeydi, bir çınar misali. Seksen yıllık bir çınar ki; ömrü boyunca yağmura, sele, yıldırıma boyun eğmemiş, ölümü dahi dimdik ayakta olmuştur. Bin yıl önce Manas oğlu Semetey’in ordusunda toplanan on binler misali, Kırgızlar bugün de Cengiz Atalarına son defa “Güle güle…” demek için toplanmışlardı.</p>
<p>Televizyon başında bu görüntüleri izlerken geçmişten gelip, sonsuzluğa uzanan ölümsüz bir ses yankılandı kulaklarımda: “Ölümsüz olan düşüncedir, fikirdir.” Cengiz Ata’nın sesiydi bu. Değil mi ki; insanlar vardır rüzgâr ne tarafa eserse oraya gider, insanlar vardır hayatlarında bir rüzgâr oluştururlar ancak ölümleriyle rüzgârları kesilir. Ama öyle insanlar da var vardır ki; hayatlarında oluşturdukları rüzgâr ölümleriyle kendinden hiçbir şey kaybetmez. İşte Kırgız bozkırına ayak bastığınız an gönlünüzü serinleten, saçlarınızı dalgalandıran rüzgâr bu rüzgârdır; Cengiz Ata’nın rüzgârıdır. Rüzgârlarda buluşmak dileğiyle, bin selam olsun Cengiz Ata’ya…</p>
<p>Yavuz Çağlar</p>
<p>Haberiniz.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/sonsuz-bozkirda-bir-kardelen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ülkücü&#8217;ye Hitap</title>
		<link>http://serdengecer.com/ulkucuye-hitap/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/ulkucuye-hitap/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 12:13:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Büyüklerden]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü]]></category>
		<category><![CDATA[ülkücü yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1444</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili gönüldaş! Seni çok büyük, yüklü bir borç altında görüyorum. Sen, leke sabunu tarifecisi partiler geleneğinden basit bir halka olamazsın! malum dışarıdan ithal malı (bonmarşe) eşyası modeller yerine kendi aslına talip, içten bir kaynayışın billurlaşması olmak borcundasın!.. Bu bir! Sana Türkçü ve kafatasçı gözüyle bakıyorlar. Onlara sen İslama girdikten ve onlar eridikten sonraki Türk&#8217;ün Türkçüsü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="ülkücü" src="http://1.bp.blogspot.com/-o8Evq3mD_oc/Tcg7gftk99I/AAAAAAAAAqQ/HdHOJcBys5E/s320/ustadmhp.jpg" alt="" width="190" height="202" />Sevgili gönüldaş!</p>
<p>Seni çok büyük, yüklü bir borç altında görüyorum. Sen, leke sabunu tarifecisi partiler geleneğinden basit bir halka olamazsın! malum dışarıdan ithal malı (bonmarşe) eşyası modeller yerine kendi aslına talip, içten bir kaynayışın billurlaşması olmak borcundasın!.. Bu bir!</p>
<p>Sana Türkçü ve kafatasçı gözüyle bakıyorlar. Onlara sen İslama girdikten ve onlar eridikten sonraki Türk&#8217;ün Türkçüsü ve kafacısı olduğunu göstemek borcundasın <em><strong><a href="http://serdengecer.com"target="_blank"title="ülkücü" >ülkücü</a></strong></em>! Bu iki!</p>
<p>Sana fikirsiz ve çilesiz bini bir paraya, pis zamklı pulları daha pis ağızlarında ıslatıp (faşist) damgasını vuranlar var!.. Böylelerine ruh ve fikir şerraresiyle patlayan gücün ne olduğunu bilip öyle haykırmak borcundasın:<span id="more-1444"></span> &#8221; Eğer sevgilisine kavuşmak için dağı delen ferhad faşist ise ben ondan da faşistim!.. Bu üç!</p>
<p>Herbirinin kellesi tek tek giden ve tek tek avlanan 1950 kurbanının sahibi sen, zalim misin mazlum musun? O türlü mazlumsun ki hükümetin, Arenadaki Roma İmparatorları gibi zevkle şehvetle seyirci kaldığı milli katliam karşısında onun yapmadığını üstlenmek zoruna düşerken, bir de yine onun hısmına ve takibine uğramak gibi destansı bir direnişi temsil etmektesin! Bu şuuru gönlünde tutmak borcundasın!.. Bu dört!</p>
<p>Göğsü demokrasi rozetli, anlı halkçılık damgalı ama yüreği kelepçeli ve ağzı afyon tıkaçlı, dininden diline kadar prangalı üstelik prangasında &#8221; egemenlik ulusundur!&#8221; yazılı bir Türk Milleti var! Sen bu milletin ta kendisi ve öz davacısı olduğunu kafalara dank ettirmek borcundasın! Hürriyetin bir yalanı birde doğrusu olduğunu birinin eşek öbürünün de insan hürriyeti olğunu abideleştirmek&#8230; Bu beş!</p>
<p>Tanzimattan beri gelen bütün yakıştırma ve yapıştırma oluşların ve masonluk, yahudilik,dönmelik kuklaları düzmece kahramanların karşısında olduğunu ve yepyeni bir zaman ve tarih ölçüsüyle yola çıktığını mahyalaştırmak borcundasın!.. Bu Altı!</p>
<p>Devirmenin değil dikmenin dikeceği şey için devirmenin gerçek devrimcisi olmak borcundasın!.. Bu yedi!</p>
<p>Allah ve resulune mutlak teslimiyet bayrağı altında yeni Türk&#8217;ün topyekün insanlığa nasıl bir model hazırladığını heykelleştirmek borcundasın!.. Bu sekiz!</p>
<p>Saflarındaki sıklığı, tıkızlığı tüm ve son ifadeyi her türlü itiş ve kakıştan uzak aşk veiman nizamını yüzüğün ana taşları etrafında ki pırlantalar halkasına kadar her ferde yerini gösterici disiplin mimarisi ve ve.. Ve hakimiyeti bir mevhum olan halkta göstermek dolandırıcılığı yerine mutlak olan hakta göstermek sahiciliğini yarın zafer taklarında ışıldatmak borcundasın!.. Buda dokuz!</p>
<p>Sevgili Gönüldaş!</p>
<p>Bu dokuz maddeli ağacın, 99&#8242;uncu, 999&#8242;uncu, 9999 uncu daha nice dalları var&#8230;&#8221; Hiç bir nefse gücünden fazlasını yüklemem&#8221; buyuran Allah, Azze ve Celle. senin omuzlarına bindirdiği yükün taşıma gücünü de verendir. Almaya istekli ol ki, versin!</p>
<p>Allahın selamı, Türk&#8217;ün istikbalini kurtaracaklar üzerine olsun!..</p>
<p>(Necip Fazıl Kısakürek)</p>
<p>millikimlik.net</p>
<p>&nbsp;<br />
<object width="400" height="300"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="movie" value="http://www.izlesene.com/embedplayer.swf?video=944098" /><embed src="http://www.izlesene.com/embedplayer.swf?video=944098" wmode="window" bgcolor="#000000" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" menu="false" scale="noScale" width="400" height="300" type="application/x-shockwave-flash"></embed></object>
<p><a href="http://www.izlesene.com/video/ustad-necıp-fazil-kendı-sesınden-hayati-wwwvata/944098" target="_blank" title="üstad necİp fazil - kendİ sesİnden hayati www.vata">üstad necİp fazil &#8211; kendİ sesİnden hayati www.vata</a> | <a href="http://www.izlesene.com" target="_blank" title="izlesene">izlesene.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/ulkucuye-hitap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peygamber Denizinden Bir Katre</title>
		<link>http://serdengecer.com/peygamber-denizinden-bir-katre/</link>
		<comments>http://serdengecer.com/peygamber-denizinden-bir-katre/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 09:03:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[kandil yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[mevlit kandili]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber sevgisi. Hz. muhammetin özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberin hayatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://serdengecer.com/?p=1437</guid>
		<description><![CDATA[İnnallahe ve melâiketehû yusallûne âlennebiy, ya eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimu tesliyma. (Muhakkak ki Allah ve melekleri, nebîsine çok salat ederler… Ey imân edenler, siz de O’na salat edip layıkiyle selam verin…) Yukarıda ki ayet-i Kerime&#8217;nin bize hükmü olarak Allah&#8217;ın Rasulune salavat getirmemiz emrolunmuştur. Bizlerde bu ayet hükmü ile Fahr-i Kâinat efendimize bolca salavatı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="hz muhammed" src="http://www.nurnet.org/wp-content/uploads/2011/04/hz-muhammed-efendimiz-peygamberimiz-sav.jpg" alt="" width="190" height="185" />İnnallahe ve melâiketehû yusallûne âlennebiy, ya eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimu tesliyma. (Muhakkak ki Allah ve melekleri, nebîsine çok salat ederler… Ey imân edenler, siz de O’na salat edip layıkiyle selam verin…)</p>
<p>Yukarıda ki ayet-i Kerime&#8217;nin bize hükmü olarak Allah&#8217;ın Rasulune salavat getirmemiz emrolunmuştur. Bizlerde bu ayet hükmü ile Fahr-i Kâinat efendimize bolca salavatı kendimizden esirgemeyelim.</p>
<p>Evet. Bugün Mevlit Kandili gönüldaşlarım. Güneş takvimine göre bundan tam 1431 yıl önce Mekke&#8217;de dünyaya gelen Muhammed Mustafa; hak dinin tamamlayıcısı, bütün hakikatlerin özüdür. Onun dünyaya gelişi inananların sevinci ve İslam&#8217;ın doğuşu olmuştur. <span id="more-1437"></span>Efendimiz, Rabbin yeryüzünde ki halifesi olan insanın olması gereken ama hiçbir zaman olamayacağı son noktadır. Ondan daha yüksek ne bir makam, ne bir ilim vardır. Vahyi gerçeğin şuurunu bize aktaran ve öğreten Hz. Muhamed (S.A.V)&#8217;yi Cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma huve ehluh (Allah&#8217;ım efendimiz Muhammed&#8217;e layık olduğu şekilde ihsanda bulun, biz onu değerlendirmekten aciziz) salavatı ışığında tam olarak değerlendirme şuur ve ilmine sahip değiliz. Çünkü kişinin başka birini herşeyiyle değerlendirebilmesi ancak ondan daha yüksek bir makamda olmasıyla olabilecek bir iştir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;i layıkıyla değerlendiremeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bir iki kelam edecek olursak; onun bizden üstünlüğü maddi yaşamla ilgili kesinlikle değildi. Öyle olsa idi 63 yaşında vefat etmez, hatta başka insanlardan birkaç kat daha fazla yaşar; bedeni boyu posu çok daha iri olabilir yada fiziki olarak gelmiş geçmiş en güçlü insan olabilirdi. Fakat o devri insanları arasında normal bir şekilde yaşayan, güvenilirlik, dürüstlük gibi özellikleri haricinde bir garip öksüz ve yetim idi. Tek farkı hakikat idrakini taşıması idi. Burada yanlış bilinen bir gerçeğe naçizane not düşelim: bizlere öyle bir peygamber anlatılır ki sanarız vahyin geldiği 40 yaşına kadar Allah bilmez, sadece putlara tapmayı pek benimsememiş, çelişkiler içinde yaşayan bir insan. Depresyona girip kendini mağaraya kapatmış, devir insanlarından soyutlamı. Tam aksine, Hz. Peygamber sanıldığının aksine vahiy gelmeden öncede müslüman idi. Sadece vahyin gelmesi için gereken şuursal açılımlar tamamlanmamıştı. Bu yüzden kendini inzivalara çekmiş, bu yüzden oruçlar tutmuştur (dikkat edilirse peygamberlikten önce de oruç ibadetini yerine getirmekteydi). Onun bu ibadet ve inanış şeklide kendi kendine oluşmuş değildir. O atasi İbrahim (a.s) dinini ailesinden öğrenmiştir. Ki dedesi Abdulmuttalip&#8217;ten annesi Amine&#8217;ye kadar hepsi müslümanlardı. Müslümanlık deyince yine ufak bir nota gerek var; müslümanlık demek illa ki bugün ki şartlarla (namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek) değildir ki bunlar zaten İslam&#8217;ın şartlarıdır. Ha İbrahim (a.s)&#8217;nin de dininde bu ibadetler vardı hatta bütün peygamberlerin dinlerinde vardır ki bu da ayrı bir konudur.</p>
<p>Söylediğimiz gibi Onun Fahr-i Kainatlık özelliklerinin açığa çıkışıyla Hira Mağarası&#8217;nda Cebrail (a.s) aracılığıyla ona ilk vahiy gelmiştir: (yaradan rabbinin adıyla oku! O seni bir kan pıhtısından yarattı! Oku, rabbin sonsuz kerem sahibidir! Kalemle yazmayı o öğretti! İnsana bilmediğini öğretti!) Alak sûresinin ilk beş ayeti ile artık Allah Rasûlunde ki kainatın özü hakikati ortaya çıkmıştır. Vahye aracılık eden Cebrail (a.s) da Ruhul Kudüs&#8217;tür, akıl makamıdır. (akıl kelimesine dikkat) Yani cebrail saniyede 17000 km hızla uçarak şöyle plütonun güneybatısına düşen bir karadelikten uçarak Hira Mağarası&#8217;nda fren yapan bir varlık değildir kesinlikle. Cebrail (a.s) Külli Aklı temsil eder ve o dahi Hz. Muhammed (S.A.V)&#8217;nin özünden başkasından yansımış ve varlığı başka kaynaktan çıkmış değildir. Açarsak; bütün yaratılmışlar gibi Cebrail (a.s)&#8217;de Peygamberimiz&#8217;in hakikatinden yaratılmıştır. Makamların En üstünde Muhammed vardır. Bütün Peygamberler, Bütün Rasûller, bütün nebilerin hakikatlerinin özü odur işte. Bütün yaratılmışların sebebi odur, kaynağı odur. Ne mutlu bize ki onun gibi bir Peygamberin Ümmetiyiz.</p>
<p>O sadece vahiyleri insanlara ileten; namazı orucu bize öğreten değildir. O bize ne olmamız gerektiğini gösteren en canlı örnektir. İnsanlara nasıl davranmamız gerektiğini, nasil yeyip içmemiz gerektiğini, nasıl yaşamamız, nasıl aile bağı kurmamız gerektiğini, nasıl çalışıp rızık kazanmamız, nasıl cihad etmemiz gerektiğini, kısaca herşeyi öğretmiştir. Herşeyi&#8230; Hiç kimse diyemez ki Muhammed şu konuyuda es geçmiştir. Onun sünnetullahı yerli yerindedir ve her konuya bir örneği vardır. Sünnet demek sadece sakal uzatmak cübbeyle gezmek değildir. (böyle kardeşlerimizide tebrik etmek gerek çünkü sonuçta peygamber gibi olmak samimiyeti vardır -aldatıcılar müstesna-) Sünnet onun hakikatine ulaşmak için onu tanımak, ona uymak, onu yaşamak demektir. Biz bazen diyoruz ya hani: &#8220;efendim tasavvuf güzelde şimdi öğrencisi olunacak bir mürşid yok!&#8221; Hayır var. Mürşidde odur, kamilde. Şeyhde odur hocada. Bütün bildiklerimizin özü odur. Ondan sonra yaşamış, ilimle uğraşmış büyüklerimizden hiçbiri ondan farklı birşey söylemiş değildir. Yani İbn-i Arabi &#8220;Vahdet-i Vücud&#8221;u onun söylediklerinden fazlasını keşfederek yazmış değildir. Veya İmam Rabbani &#8220;Vahdeti Şühud&#8221;u&#8230; Hepsi onun ilminden onun yolundan bu açılım ve birikimleri almışlardır. Yani onun yolunda ki taşları toplamışlardır.</p>
<p>Mevlit kandili vesilesi ile böyle bir yazı yazmak nasip oldu. İnşallah bir eksiğimiz olmamıştır ve anladığımız Muhammed&#8217;i bir katre dahi olsa anlatabilmişizdir. Şüphesiz başta da söylediğimiz üzere; biz onu layıkıyla değerlendirmekten aciziz. Şu bereketli gün vesilesi ile salavatımızı tamamlamak amacıyla kaleme aldık. Rabbim okuyandan da okuyup idrak edenden de, onun yolundan gidenden de ondanda razı olsun.</p>
<p>Kandil günü hatrına Hz. Ali Efendimizin 70000 salavata denk geldiğini söyledikleri salavatı paylaşmak istiyorum. Allah idrakını nasip eder inşallah..</p>
<p>********************************</p>
<p>Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin bahri envarike ve ma’deni esrârike, ve lisâni hüccetike ve arûsi memleketike ve imamı hazretike ve tırazi mülkike ve hazâini rahmetike ve tariyki şeriâtikel mütelezzizi bitevhidike insani aynil vücûdi ves sebebi fiy külli mevcûdin ayni â’yâni halkıkel mütekaddimi min nuri zıyâike; salâten tedûmu bidevamike ve tebkâ bibekâike, lâ münteha lehâ dûne ilmike, salâten turdıyke ve turdiyhi ve terda biha anna yâ Rabbel âlemiyn.</p>
<p>************************************</p>
<p>&nbsp;<br />
<iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/FHpD9Oa7OpQ" frameborder="0" allowfullscreen></iframe><br />
&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://serdengecer.com/peygamber-denizinden-bir-katre/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

