Bir nesil türedi düşman başına
Kimi dinsiz,kimi Türk’süz Ülkücü!
Boş nazarla bakıyoruz yarına
Kimi günlük,kimi dün’süz Ülkücü!
..
Sustukça ölüsün,sustukça yoksun
İsteyen kızarsın,ister dinlesin
Ne olursa olsun,hali anlasın
Yorulmuş,üzülmüş,dil’siz Ülkücü!
12 Aralık’ıdır 1928 yılının. Bir ses duyulur, bir çığlık; geçmişten bugüne ve hatta geleceğe doğru bir haykırış. Kale kapılarını zorlayan bir ordu misali bir hareketlenme ve heyecan vardır beyaz örtünün derinlerinde. Adına yakışan azmiyle en büyük engelini de aşmıştı artık; delerek Kırgız bozkırının kar tabakasını, gülücükler savuruyordu bulutlar arkasından el sallayan güneşe. Böylece bir çiçek daha hayat bulmuştu bu altın topraklarda; bembeyaz karları, hatta ve hatta güzelliğiyle Orta Asya’yı kendine âşık etmiş Dokuz Oğuzlar’ın biriciği Ay Hanım’ı kıskandıracak bir güzellikle doğmuştu. Bir “kardelen” açmıştı bugün bozkırda.
Sevgili gönüldaş!
Seni çok büyük, yüklü bir borç altında görüyorum. Sen, leke sabunu tarifecisi partiler geleneğinden basit bir halka olamazsın! malum dışarıdan ithal malı (bonmarşe) eşyası modeller yerine kendi aslına talip, içten bir kaynayışın billurlaşması olmak borcundasın!.. Bu bir!
Sana Türkçü ve kafatasçı gözüyle bakıyorlar. Onlara sen İslama girdikten ve onlar eridikten sonraki Türk’ün Türkçüsü ve kafacısı olduğunu göstemek borcundasın ülkücü! Bu iki!
Sana fikirsiz ve çilesiz bini bir paraya, pis zamklı pulları daha pis ağızlarında ıslatıp (faşist) damgasını vuranlar var!.. Böylelerine ruh ve fikir şerraresiyle patlayan gücün ne olduğunu bilip öyle haykırmak borcundasın:

“ Merhum Rauf Denktaş’tan 11 Nisan 2007 tarihli bir yazı: “Kıbrıs ve Türkeş” Yazı dikkatle okunduğu zaman çağımızın iki büyük lideri, iki başbuğu arasındaki benzerlikler açıkça görülüyor. „
Rauf Denktaş
Rahmetle andığımız asker, komutan ve devlet adamı Sayın Alparslan Türkeş’le ilk temasım 1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya yaptığım ilk ziyarette olmuştu.
1905’te İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde doğdu. 1921 yılında Süleymaniye İnas Nümune Mektebi’ni bitirdikten sonra tahsiline hususi olarak devam etti. Mükemmel Fransızca öğrenerek tarih, tasavvuf, felsefe, edebiyat sahalarında kendini yetiştirmiştir fakat onun hayatında esas rol oynayan insan, mütefekkir ve mutasavvıf Ken’an Rifâî’dir. 1938’de ilk romanı “Aşk Budur” yayınlanır. Bunu, diğer romanları takip eder. 1946 yılından sonra fikrî ve tarihî eserlere ağırlık verir. Hatıralarını kaleme alır. 1966 yılında Türk Ev Kadınları Derneği’nin kuruluşuna öncülük eder. 1970 senesinde ise ağabeyi Yüksek Mühendis, Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi ve onun eşi İlhan Ayverdi ile birlikte Kubbealtı Cemiyeti’nin kurulmasını sağlar. 1978 yılında cemiyet, vakıf statüsüne geçirilir. Hizmetle dolu 87 yıllık bir ömür, 1993 Ramazan’ının 22 Mart günü sona erer. Ardında otuzu aşkın eser ve kalabalık bir talebe topluluğu bırakmıştır.
“… Süt çocukları beşiğini, çocuklar eğlendiği yeri, gençler geçimlerinin sağlandığı yeri, ihtiyarlar dünyadan ellerini-eteklerini çektikleri yalnızlık köşelerini, evlat anasını, baba ailesini ne türlü duygularla severse insan da vatanını öyle duygularla sever.
Bu duygu, yani vatana gönülden bağlanma ve onu sevme; sebepsiz yere, sırf insanın tabiatından gelme bir istek değildir. İnsan vatanını sever. Çünkü, Allah’ın insanlara bahşettiği şeylerin en azizi olan hayat,
Hiçbir millet, kendi mutluluğunu, insanlığın ıstırapları ve diğer milletlerin gözyaşları üzerine bina etmemelidir.
Türk Milleti! Sen, nasıl ki, mutluluğunu başka milletlerin ıstırabında ve göz yaşında aramıyorsan, hiçbir millet de mutluluğunu senin ıstırabında ve göz yaşında bulamamalıdır ve arayamamalıdır. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için güçlü ve hazırlıklı olman gerekir.
Kendi milletini “Efendi”, diğer milletleri “Köle” ve “Binek hayvanı” sayan egoist ve şöven bir hareketin adı, asla milliyetçilik değildir;
Kalemle halvetimize yukarıdaki başlığın manasını açıklayarak başlayalım. İmam-ı Azam, Büyük İmam (önder) demektir dostlar. Ebu Hanife ise haniflerin babası anlamına gelir. Benim de taraftarı olduğum Hanefilik mezhebinin kurucusunun adı sanıldığı gibi ne Hanife”dir ne de Hanife adında bir çocuğu vardır. Sözün kısası, mezhep önderimizin lakabı İmam-ı Azam; mahlası da Ebu Hanife”dir. Bu arada Türk Dil Kurumu Sözlük Kolu uzmanları Ferit Devellioğlu ve Neval Kılıçkını tarafından hazırlanan Osmanlıca-Türkçe sözlüğe göre “hanif” İslâm dinine sımsıkı bağlı olan kimse anlamına gelmektedir.
Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi, ara ülkülerde olacaktır. Sohbetimize, ara ülkülerin en önemlisine anlatmaya çalışarak başlıyorum: Ara ülkülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilmek ülküsüdür.
Kırılma ve üzülme. “Anlayamadım gerçek bir ülkücü değil miyim sanki ! ” diye de şaşırma. Bilirsin, seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin.
Felsefenin gâyesi nedir, kötülenen ve kötülenmeyen kısmları hangisidir.
Felsefeciler hangi sözleri ile küfre düşer, hangi sözleriyle küfre düşmezler.
Hangi sözlerinde bid’at ehlinden sayılırlar, hangilerinde sayılmazlar.
Kendi bâtıl sözlerini kabûl etdirebilmek için, hak ehlinin sözlerinden
kendi sözlerine karışdırdıkları sözler nelerdir. Bu sözlerden halk nasıl nefret
etmişdir. Hakîkatlerin sarrafı olanlar, felsefecilerin sözleri içine karışdı
rdıkları hâlis gerçeği yanlış ve karışık olandan nasıl ayırt etmişlerdir? Bu
husûsları açıklayacağım.
Social Widgets powered by AB-WebLog.com.